7 Haziran seçim öncesi gittiğimiz Antakya’da, bir grup araştırmacı, siyasetçi ve kültür insanının kurduğu Ortadoğu Arap Halkları Enstitüsü Başkanı Selim Matkap ve kurucu üyeleriyle bir röportaj yapmıştık.

Bugünkü yazımda bu Enstitü tarafından yapılan çok önemli bir Konferans çalışmasından söz edecektim.

Ama Hatay sınırlarında BM Güvenlik Konseyi’nin toplanmasına neden olan vahim gelişme bu Konferansı ayrıntılı ele almamı ne yazık ki önledi.

Türkiye, bir Rusya askeri uçağını düşürdü.

Böylece Türkiye’nin Suriye çatışmasına müdahil olma durumu yepyeni ve bir o kadar da tehlikeli bir aşamaya yükselmiş oldu.

Aslında bu gelişme, Suriye’de ve Irak’ta “konsantre” olan 3. Dünya Savaşı’nda yeni bir aşamadır. Balkan Savaşında yenik düşen Osmanlı’nın, Alman zırhlı gemilerine Osmanlı bayrağı çekip, Sivastopol’u topa tutarak Birinci Dünya Savaşı‘na girmesinin muadili bir durumla yüz yüzeyiz. Envercilik hortlamışa benziyor.

AKP Hükümeti ateşle oynuyor.

Hatay, Suriye savaşının en kritik alanı haline gelmiş bulunuyor. Burada El Nusra unsurlarına karşı Suriye devletinin Rusya desteğinde sürdürdüğü savaşa Türkiye’nin desteklediği ve “silah yardımı yaptığını açıkça dile getirdiği” Türkmen güçlerinin de karışmasıyla durum iyice karmaşıklaştı.

“Alperenler” adı altında Türk “özel savaş” güçlerinin Suriye topraklarına geçmeye hazırlandığı bir sırada Rusya ile Türkiye’yi çatışma durumuna getirmeye aday bu “kaba” tahrik denetlenmesi çok zor gelişmelere gebedir.

Bu o kadar açıktır ki, Yeniçağ Gazetesinin ülkücü, milliyetçi yazarı aynen şöyle yazmıştır:

“Sahi, Sizin Türkmenleri kullandığınız gibi Suriye de Türkiye’deki Nusayrileri kullanmak isterse ne yapacaksınız? Türkmenleri böyle bir savaşta nasıl harcadınız, neden yem ettiniz?”(Yeniçağ 24 Kasım 15)

Türkiye açısından Suriye’de “temerküz” eden 3. Dünya Savaşı, yeniden Türk-Kürt savaşını alevlendirdi. İç savaş potansiyeli taşıyan bu savaş devam ederken, şimdi de Hatay’ın güneyinde Rusya’yla Türkiye’yi karşı karşıya getiren bu savaş Hatay’da Yayladığı Türkmenleriyle Arap Alevilerini karşı karşıya getirme tehlikesine yol açıyor.

Türkiye’nin Suriye’de izlediği Türkmen politikası ölümcül bir çelişki taşıyor. Şu soru açıkça sorulduğu zaman, Türk hükümetinin açmazı kendiliğinden ortaya çıkar: Türkiye Cumhuriyeti, geleceğin Suriyesi’nde Türkmenler için nasıl bir yer istiyor? Onların otonom bir bölgede kendi kendilerini merkezi Suriye devletini “ortak vatan” sayarak yönetme talebine ne diyor?

Biz Türk devletinin derinliklerindeki kimselerin, tıpkı Hatay sorununda olduğu gibi, içten içe Suriye Türkmenleri’nin “özerklik” ne kelime “egemenlik” haklarını savunduğundan eminiz.

Ama aynı Hükümet Rojava’nın kantonal sistemini yok etmek için fırsat kolluyor.

Buna karşılık Türkiye’deki demokratlar, Suriye devletinin toprak bütünlüğünü ve sınırlarının dokunulmazlığını savundukları gibi, aynı zamanda Suriye’deki bütün halkların ve elbette Türkmenlerin de “öz yönetimini” savunuyor.

Gelişmeler, Suriye iç savaşını ancak böyle bir programla sona erdirmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

İşte bu bakımdan, yazımın başında dile getirdiğim Ortadoğu Arap Halkları Enstitüsü’nün yaptığı bilimsel Konferans büyük önem taşıyor.

Bu Konferans’ta başlıca kültürel, toplumsal, politik sorunları ele alınan Arap Alevi toplumu, kendi kendini yönetme hakkını elde ettiği gün, geleceğin “özerk bölgelerin toplumundan” oluşacak olan Suriye devleti ile Türkiye arasında en büyük barış etkeni olacaktır.

Yazımın başında sözünü ettiğim Konferansın “sonuç bildirgesi konuşmasında “Ortadoğu’da jeopolitik öneminin yanısıra kadim bir tarihe sahip Antakya’da böyle bir çalışmayı yapmanın anlamının ve bölge halkları içn değerinin bilinmesinin ne kadar elzem olduğu” bu nedenle özellikle vurgulanmıştır.

Silahların amansızca konuştuğu bu bölgede, “düşünceyi, diyalogu, barışı” öne çıkaran Enstitü yönetici ve üyelerini kutlamak gerekir.