
Nusaybin yakıldı, yıkılıyor - 2. Bölüm
Nusaybin’de kıyıma uğrayan bir başka alan da ilçedeki eğitimciler ve eğitim kurumları. Olağanüstü Hal ilanından sonra Egitim-Sen’li binlerce öğretmenin görevine son verildi.
Harabe şehre çevrilen Nusaybin’de kendisi dahil 265 öğretmenin açığa alındığını belirten Nusaybin Eğitim-Sen Temsilcisi Salim Kaplan, şöyle konuştu: “Şehrimizde Eğitim-Sen’li 265 öğretmen açığa alındı. Bunlardan 1’i ise ihraç edildi. Gerekçeleri ise aynen şu ifade: ‘Terör destekçisi olmak veya bir şekilde terör örgütleriyle ilişkisi bulunmak.’ Somut herhangi bir delil olmamasına rağmen Nusaybinli öğretmenler, böyle trajikomik nedenlerle açığa alındı. Bu iddiaya gerekçe ise Nusaybin çarşı merkezinde bulunan Demokrasi Parkı’nda farklı tarihlerde yaptığımız Ankara Katliamı, Savaşa Hayır ve anadilde eğitim konulu grevler. Ancak iç hukuk grevlere olanak tanıdığından -yani grev yapmak suç teşkil etmiyor- gerekçe olarak yukarıda da belirttiğim gibi ‘terörle ilişkili olmak’ suçlamasıyla açığa alınma ve ihraçlar yapıldı. Ancak bunlar sudan bahanelerdir. Çünkü açığa alınan öğretmenlerin çoğu yılların emektar öğretmenleri. Madem böyle ilişkileri vardı, bugüne kadar niçin herhangi biri hakkında bu yönlü tek bir soruşturma açılmadı.
Sadece resmiyette okullar
Nusaybin’de şu an itibarıyla resmi olarak karakola çevrilen herhangi bir okul yok. Ancak çatışma zamanında birçok okul bu yönlü kullanılıyordu. O okulların çoğu halen yasağın devam ettiği mahallelerde. Bu yüzden şu an ne durumdalar, bilemiyoruz. Ancak o mahallelere giden aileler okulların da yıkıldığını söylüyor. Bu mahallelerde 10 okul bulunuyordu. Buralar halen okul olarak kayıtlarda geçiyor.
Öğrenciler cezalandırılıyor
Bu okullarda eğitim gören öğrencilerden halen Nusaybin’de kalanları, çatışmaların yaşanmadığı diğer mahallelerdeki okullara nakledildi. Öyle ki normalde lise olan Süleyman Bölünmez okulunda şu anda 2 okulun daha öğrencileri eğitim almaya çalışıyor. Okulun bir koridorunu ilkokul öğrencileri kullanırken diğer bir koridoru lise öğrencileri kullanıyor. Hal böyle olunca da farklı yaş gruplarındaki öğrenciler bahçeden tutalım da tuvalete kadar ortak kullanmak zorunda kalıyor. Bu da eğitim oryantasyonunun öğrencilerin aleyhine bozulmasına neden oluyor. Bunu yaparak öğrencileri cezalandırıyorlar.
Veterinere ders verdirtiyorlar
Bundan daha vahim olan ise açığa alınmalarla beraber doğan öğretmen yokluğu. Bunu ise ders verdikleri alanlarda pedagojik eğitim almayan ücretli öğretmenler alarak gidermeye çalışıyorlar. Sözleşme yaptıkları insanların ise öğretmenlikle yakından uzaktan alakaları yok. Çünkü bu kişilerin çoğu, veterinerlik, ziraat, makine mühendisliği fakültelerinden mezun olup atanamayan kişilerden oluşuyor. Burada mağdur olan, biz öğretmenlerden çok eğitimleri engellenen çocuklarımızdır.
Çocuklar travma yaşıyor
Geçen yıldan bu yana 8 ayı aşkın bir süre boyunca konulan sokağa çıkma yasaklarından ötürü öğrencilerin eğitime katılması sağlanmadı. Bunlar yetmezmiş gibi çocuklar yeni döneme başlarken fiziki koşullar elverişsizken bir de öğretmenleri açığa alınınca artık bir eğitimden söz etmek dahi söz konusu değil. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklarda sokağa çıkma yasakları ve çatışmalardan dolayı oluşan travmayı derinleştiren farklı bir unsur oldu.
Bunu kendim bizzat yaşıyorum. Öğrencilerim beni arayıp ağlıyor. Hatta bazıları okula dahi gitmek istememiş. Biz gidip öğrencilerimizle konuştuk ve onları okula gitmeye ikna ettik.
Uluslararası hukuka aykırı
Gerek UNICEF gerekse Birleşmiş Milletler yasalarında açıkça belirtildiği üzere eğitim hakkı, yaşam hakkı kadar önemli ve sürdürülebilir olmalıdır. Ancak yaşanan yasaklardan ötürü Nusaybinli çocuklar, kesintisiz eğitime endekslenemedi. Türk eğitim sisteminin temel argümanlarından bir tanesi, fırsat eşitliği. Yani her çocuğa ülkenin neresinde olursa olsun eşit şartlarda eğitim vermek... Ancak maalesef böyle bir durumdan söz etmek dahi abes kaçar. Biz TEOG (Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sınavı) için Nusaybin Eğitim-Sen olarak “sokağa çıkma yasakları eğitim-öğretimi engelliyor” teziyle bölge idare mahkemesine sınavın yapılmasının mümkün olmadığını belirttik ve yürütmenin durdurulması yönünde başvuruda bulunduk. Bir yılı aşkın bir süredir başvurumuza herhangi bir cevap alamadık. Batı illerinde çok daha imkanın olduğu okullarda ders alan öğrenciler ile burada çatışmalı süreçten ötürü eğitimi aksayan, yeterli düzeyde eğitim alamayan öğrenciler aynı sınava tabi tutuldu. Buradaki tutarsızlık vahim bir durumun sonucudur. Bu yüzden biz bu yıl çatışmaların yaşandığı şehirlerdeki sınavların yapılmaması ve 1999’da yaşanan Marmara depreminde olduğu gibi ek kontenjanların açılması için İl Milli Eğitim Müdürlüklerine başvuru yaptık. Ancak aldığımız cevap açığa alınma tebligatı oldu.
Nusaybinli Seyid:
Şurada üç katlı bir evimiz vardı
Yasağın 134 gün sürdüğü Nusaybin’i mecburen terk etmek zorunda kaldıklarını söyleyen Nusaybin’in Yenişehir Mahallesi’nden Seyid Ak’ı şehirde yapılanları göstermesi için görüntülü arıyoruz. Ak, şehrin Cizre’ye giden tarafındaki Moris Tepesi Mezarlığı’ndan görüntü göndermeye başlayıp yerle bir edilmiş sokakların arasından geçe geçe ilerliyor. Bir ara küçük bir moloz yığınını işaret edip, “Şurada üç katlı evimiz vardı” diyor ve ekliyor, “Beş yıl önce rahmete kavuşan ninemin ve bizim çocukluk fotoğraflarımızın da içinde olduğu albümü dahi alamamıştık evden. Evlerimiz yasak boyunca talan da edildi. Artık bakıp ninemi görebileceğim bir fotoğraf bile yok. Sadece evimizi yıkmadılar; çocukluğumuzdan, anılarımızdan iz dahi bırakmadılar. Bir nesli anılarıyla birlikte molozların altında bıraktılar.”
Eşyalar eskicilere satılmış
Seyid, harabeye çevrilen sokaklardan geçerken tek tük de olsa çocuklar giriyor kameranın açısına. “Bu çocuklar” diyor, devam ediyor: “Evlerden kalan eşyaları hurdacıya satıyorlar. Tabii onlardan önce polis ve korucular abluka zamanında her şeyi çalıp götürdü. Birazdan İpek Yolu’na çıkacağım. Orada evden çalınan eşyalar var. Dört beş hurdacı sahası yapılmış. Kim olduklarını bilmiyoruz. Sana çalınan eşyaların fotoğrafının atarım.”
Telefonu kapatmadan önce ise, “Bir dakika, sana yıkımın boyutunu bir de şöyle anlatayım, moloz kamyonlarını say” diyor ve kamerasını yola çeviriyor. Saymaya başlıyorum. Bir, iki, üç… Derken plakaları 21 ve 47 olan 19 harfiyat kamyonu sayıyorum. Sadece bir dakika içinde. Nusaybinli Seyid, “Artık sen düşün ne yapıldığını” deyip telefonu kapatıyor.
Hatice Ana, şehit düşen oğlu Egîd’i arıyor...
‘Evladım, bedenlerini parçalamışlardı...’
Gerek yasağın ve yıkımın devam ettiği Yenişehir, Fırat, Dicle mahalleleri, gerekse de yasağın ve yıkımın bittiği Kanîka Mahallesi’nde daha öncede dile getirildiği gibi halen 30’a yakın cenazenin kaldığına dikkat çeken Nusaybin Belediyesi Eşbaşkanı Sara Kaya ve HDP Nusaybin ilçe yöneticileri, cenazelerin molozlarla birlikte atılmış olabileceğini dile getirdi.
İlçe yöneticileri, 30’dan fazla ailenin tutuklanan direnişçilerden aldıkları bilgi doğrultusunda kendilerine başvurduğunu söyledi. Başvuruların ardından yapılan çalışmalar sonucu farklı tarihlerde 8 cenazeye ulaşıldı. Ancak daha sonra cenazelerin aranmasına izin verilmedi. Yıkımın ne oranda yapıldığını ve mahallelerdeki cenazelerin molozlarla atılıp atılmadığını bilmiyoruz. Ancak o molozların altında 20’den fazla cenazenin hala olduğu su götürmez bir gerçek.
Oğlumun cenazesi dahi bulunamıyor

Telefonla görüştüğümüz Nusaybinli Hatice Kaya, şehit düştüğünü tutsak edilen direnişçilerden aldığı bilgiler doğrultusunda öğrendiği oğlunun cenazesini bulamadığını, aramaktan vazgeçmediğini söylüyor.
Rüyamda gördüm
Oğlunun evli ve iki çocuk babası olduğunu söyleyen Hatice Ana şöyle devam ediyor: “Oğlum Egît, direniş başlar başlamaz Nusaybin’e geldi. Sonra yasak başladı. Biz evimizi terk etmek zorunda kaldık. Evimizi yıktılar. Çatışmalar varken oğlum beni telefonla arıyordu. Bir gece rüyamda oğlumu gördüm” diyor ve biraz duraksayıp sessiz sessiz ağlıyor. Telefon hoparlöründen bir süre sadece hıçkırık sesleri geliyor.
Ardından konuşmaya çalışıyor, duraksaya duraksaya anlatıyor: “Rüyama geldi oğlum. Acı içinde beni çağırıyordu. Nasıl uyandığımı hatırlamıyorum. Eşim bağırışlarımdan uyanmıştı. ‘Ne oldu, neyin var’ dedi. O an yüreğim sıkıştı. ‘Oğlum, Egît’im şehit oldu’ dedim. Hissetmiştim. Beni aradığı numarayı aradım. Ulaşılmıyordu. O geceyi nasıl sabah ettim, bilmiyorum. Sürekli beni aradığı numarayı arıyordum ama hep ulaşılmıyordu. Sabah Nusaybin’e gitmek istedim ama gidemedim. Polis ve asker tüm yolları tutmuştu.
Yasak çok sürdü. Ne oğlum aradı beni ne de beni aradığı o numaraya ulaşabildik. Bunun üzerine kalktım Diyarbakır’a gittim ve orada kan örneği verdim. Yaklaşık 7 ay oldu ancak hala bir cevap vermediler bize.
Urfa’da gördüklerimden sonra...
Diyarbakır’dan döndükten sonra Nusaybin’e geldim. Bize Nusaybin’de yaşamını yitirenlerin Urfa’ya götürüldüğü söylendi. Bunun üzerine kalktım, Urfa’ya gittim. Saatlerce oyaladıktan sonra morga götürdüler bizi.”
Hatice Ana tekrar susuyor ve yine ağlamaya başlıyor. Teselli etmeye çalışıyorum ancak anlattıklarını duyunca ben de susuyorum. Ağlamayla karışık devam etmeye çalışıyor: “Evladım, o çocukların bedenlerini parçalamışlardı. Bazısı yanmıştı, sadece siyahlaşmış bir yığıntı olmuştu. Kadın bedenleri de vardı. Onlara çok kötü şeyler yapmışlardı. Allah yanlarına bırakmasın. Bir kadının başı bedeninden ayrılmıştı. Bir tanesinin göğüslerini kesmişlerdi oğlum. Daha kötü şeyler de gördüm. Söyleyemiyorum...”
Hatice Ana, sonra 10-15 dakika susuyor.
Bir daha asla oraya gitmem
Bir süre sustuktan sonra “Oğlum” deyip devam ediyor: “O bedenleri gördükten sonra bir daha morglara gidemedim. ‘Mardin’de cenazeler var’ dediler; gidip bakamadım. Ne zaman hastahane, morg adını duysam o cenazeler geliyor gözümün önüne. Onların hepsi benim çocuklarım.
Söylenen yerde yok
Yasak bittikten sonra Nusaybin’de tutuklananlar bize bir yer söyledi. Ancak oraya gidip bakmamıza izin vermedi polisler. Ben de belediyeye, partiye gittim. ‘Çocuklarımıza sahip çıkın’ dedim onlara: ‘Biz tüm anneler telleri aşarız aşamazsak kendimizi oraya bağlarız. Açlık grevine gireriz.’ Ama böyle yapmamıza izin vermediler.
Biri gelince çağırıyorlardı sadece
Kimse bizimle gelip o söyledikleri yere bakmadı. Ne zaman birileri Nusaybin’e gelse, partiden bizi çağırıyorlardı, gelin diye. Biz de gidiyorduk. Hep anlatıyorduk. Gazeteciler, milletvekilleri, bazı Türkler de geliyordu. Ama kimse bir şey yapmıyordu. Bizi dinleyip gidiyorlardı. Bir buçuk ay önce izin verildi bize. Gidip söylenen yerlere baktık ama bulamadık herhangi bir şey.
Oğlumu bulmak için yaşıyorum
Artık sadece oğlumun cenazesini bulmak için yaşıyorum. İnşallah ömrüm evladımı bulmaya yeter. Oğlum onuruyla şehit oldu. Onunla gurur duyuyorum. Allah’a şükrediyorum. Kürdistan’ın ve tüm şerefli Kürtlerin başı sağ olsun.
ARGEŞ KAYA