Ermeniler dillerinde kendilerine Hay derler. Yukarıda söylediğim halk ya da atasözünün temeli bence Ermeni mallarına el koymalarından kaynaklanıyor. Çünkü Ermeni mallarını gasp edenlerin büyük çoğunluğu kısa bir süre içerisinde tekrardan fakirleşmişlerdi. İdil’de, Silopi’de, Mardin’de ya da Dêrsim’de onlar varken, oralara bereket sinmişti. Dedelerim her gün o bereketli dönemleri anlatırlardı. Anlatırlarken de gözleri yaşarırdı.
Osmanlı’nın ticaret burjuvazisi, önemli ölçüde Ermenilerden oluşuyordu. Haraca bağlanan ülkeler tek tek kaybedilince içe yönelirler. Çünkü talan ekonomisi artık bir karakter haline gelmiştir. Ve öncesinde katliam geliyorum der. Ama Ermeniler öylesine naiflerdir ki, yaşayacakları vahşetin öngörüsünde bulunamazlar. 1895’te Adana katliamı yapılmıştır. Sonrasında Ermeni kızları kaçırılır. Ama Ermeniler hep iyimserdir. Bir halkın toptan yok edileceğini düşünemezler bile. Çünkü onlar vicdan sahibidir. Böylece girerler 1915’e. Önce aydınları yok edilir. Sonra da hepsine sıra gelir. Ve kurtulabilenler dünyanın dört bir yanına dağılırlar.

Lozan’da “Hay Dêrsim”

Araya yüz yıl gibi uzun bir süre girdi. Kılıç artıklarının torunlarıydı salonu dolduranlar. Birçoğu memleketlerini gidip görmemişlerdi bile. O korkuyu nesilden nesile aktararak, kendilerine bir korku duvarı oluşturmuşlardı. Ama onlar topraklarını da unutmamışlar. Köklerinden kopmamışlar. Hele bu memleketleri Dêrsim gibi sihirli bir coğrafyaysa, unutulması imkansızdır. 27 Eylül 2014’te “Hay Dêrsim” adında bir gece yaptılar Lozan’da. Ben de gecelerine katıldım. Ve öylesine sıcak ve öylesine bizdenler ki, şaşırırsınız. Müzikleri, yemekleri, halayları bizim gibi. Kürdistan’a gidip gelmiş gibi oluyorsunuz. Hepsinin üzerinde gözlerimi dolaştırıyorum. Yüzlerine acı sinmiş. Metalik soğuk bir yüz değil, içten içe ağlıyorlarmış gibi bir his uyandırdılar içimde. İhtiyar anne ve babalarla konuştum. Olayı sorguladım. Daha doğrusu hikayelerini merak ediyordum. Açık yüreklikle, atalarının yaşadıklarını anlatıyorlardı. O büyük dramı.
Değişik konularda panelistler gelmişti. Ermeni ve Kürt trajedisini üzerinde uzun uzun durdular. Dikkatimi çeken şeyse Türk halkına hiçbir kinlerinin olmayışıydı. Paneli Dêrsimli Kürt şair Mehmet Çetin yönetiyordu. Agos Gazete’sinde Sarkis Seropyan, Erdal Doğan, Araştırmacı-yazar Ayşe Hür, Hovsep Hayreni ve Erdal Doğan sunumlarını yaptılar. Çok yeni şeyler öğrendik. Dêrsimli Ermeniler Derneği’nin yöneticileri, yedi milyon diaspora Ermenilerinin sorunlarından söz ettiler. Dêrsim Katliamı’dan 94’lere kadarki fiziki yok edilişlerinden söz ettiler. Rakel Dink’se duygusal dakikalar yaşattı bize. Kardeşliğe vurgu yaptı. Özcesi, “kendi öz topraklarımızda yaşamak istiyoruz,” dedi. O da ürkek bir güvercin tedirginliğini yaşıyordu. Silopi ise yüreğinin başkenti olmuş.

Yürekler Kobane’de

Miran Pirgiç’ten gizli Ermenilerin trajik durumunu dinledik. Hala Dêrsim’de oturduğu için sitemkardı. Bence Ermeni cemaati bu sese kulak vermelidir. Kendisinden kaçan bir Ermeni gerçekliği olmamalı. Her türlü desteklerini esirgememeliler.
 Ve öylesine sevecenlikle bakıyorlar ki yaşama, açıkçası insan şaşırıyor. Hoş, aynı sevecenlik bizde de mevcut. Onca katliama rağmen hiçbir halka düşmanlık beslemedik. Sistemle uğraştık sadece. Gecede Kobane’den söz edildi. Anladım ki yürekleri direnişin kalesinde atıyor.
Dêrsim merkez başta olmak üzere üç belediye başkanını da davet etmişlerdi. Dêrsim il belediye başkanı işlerinden dolayı, bu güzelim geceye katılamamıştı.
Çeşitli sanatçılar da iştirak etmişlerdi geceye. Dünyaca tanınan Djiwan Gasparyan’ı dinlemek bir ayrılacaktı. Müziğinin tınısı alıp bizi geçmişe götürdü. Kafaları kesilen Ermeni erkeklerini ve karınları deşilen Ermeni kadınlarının çığlığı vardı müzikte. Ahmet Aslan ve benzeri Kürt sanatçılarının performansına denilecek bir şey bulamıyorum. Kısacası çok başarılıydılar.
Salonun dışına çıktım. Bir grup merdivenlerde oturmuş, Türkçe sohbet ediyorlardı. Kulak misafiri oldum. Yanlarına çağırdılar. “Gel sen de bize katıl,” dediler. Sohbet yaşadığımız dramların üzerineydi. Birisi ise oldukça düzgün bir Türkçe konuşuyordu. Karizmatik yapısı ise dikkatlerden kaçmıyordu. Sohbet esnasında, konuşan karizmatik kişinin binlerce işçi çalıştıran Frank Müler firmasının sahibi olduğunu öğreniyorum. Öylesine sade ve öylesine mütevazı ki, doğal olarak bizim sonradan görme bazı Kürt işverenleri akılıma geldi. Beyinsel ve kültürel altyapısı harikaydı. Yani sadece cebini değil, kafasını da zenginleştirmişti.
Geceyle ilgili daha yazılacak çok şey var. Ama yer darlığından dolayı kısa kesmek zorundayım. Ermeni kardeşlerimize diyeceğim tek şey var; birleşin. Hatta bu zulme karşı hepimiz birleşelim. Bu yedi milyonluk diaspora Ermenileri örgütlenirlerse, inanız ki her türlü isteklerini kabul ettireceklerdir.

MEHMET SÖÐÜT

mehmetsogut-k@hotmail.com