Amed grubunda da 22 arkadaş vardı. Şimdi anlatırken bile insanın dili bazen dönmüyor. O arkadaşlardan çoğu şimdi hayatta değil. Sanırsam o grupta yaşayanlardan bir ben varım. Kürdistan’ın dört yanından devrimciler vardı.
VEYSEL IŞIK / BRÜKSEL
Bu öykünün sahibi gerilla Mazlum Maku. Kendi yolculuğunu şöyle tanımlıyor; ”37 yıllık bir geçmişe geri dönüp baktığımda hayatımda öyle keskin dönemler olmuş ki belki sadece bir ömüre sığdırmak az kalır. Her dönemin kendisiyle birlikte katkıları da olmuş, aldıkları da.”
Maku, Rojhilat Kürdistan’ından bir Kürt. Gazi Mazlum Maku ile Brüksel’de buluşuyoruz. Bir kahve ile sohbete başlıyoruz. Uzun süredir Belçika’da yaşıyor. Kürt televizyonlarındaki programlara katılıp siyasi değerlendirmeler yapıyor. Devrimci kimliğinin yanında gazetecilik de yapıyor. Kürdistan’da alışık olduğumuz bir şekilde çok kardeşli bir ailenin bireyi. ”Her zaman bana sorduklarında kaç kardeşin var, tek tek aklımda saymaya başlarım, öyle hatırlarım. Bunun nedeni belki de onlar kadar değerli kardeşlerim oldu ya da savaş, ölüm ve kalım meselesinde aileden öte bir halk gerçeği ortaya çıktı. Aslında aile yapımıza baktığında babam ve annem klasik bir evlilik yapmışlar. Aralarındaki sevgi bağı o kadar yoktu. Biz dört kardeşiz. Ben partiye katılmadan önce annem hastalandı ve bir müddet sonra yaşamını yitirdi. En son annemi Maku hastahanesinde gördüm. Sonraki yıllarda babam evlendi ve iki kız kardeşim daha var. Onları görmek nasip olmadı” diyen Maku, ailesine dair çoğu şeyi yıllar sonra haber almış.
Ağabey şehit, baba idamlık!
”Yıllar sonra aileyle ilişkiye geçtiğimde büyük abimin şehit düştüğü, babamın da idamla yargılandığı haberini aldım. Bu olumsuzlukların neticesinde ve baskılardan dolayı ailenin geri kalanları köyü terk etmişler. Ben köydeyken evin önüne bir ağaç dikmiştim. Bizim köyde ağaç yetişmiyordu pek fazla. Ben evden çıktıktan sonra demek iyi bakmışlar ya da o dallar da benim gibi inatçı, her zorluğa karşı direnerek büyümüş” diyen Maku’ya özlem, onun diktiği ağaca özenle birleşmiş.
Kendi çocukluğu ve yaşadığı yere dair ise Maku şunları anlatıyor: ”Köyden çıkıp bir komşu Acem köyünde okul okumaya başladım. Bu köye gelen başka Kürt arkadaşlarım da vardı. Farklı halklar iç içe yaşıyorlardı. Devletin yaklaşımları farklıydı. Hep ayrımcılık yapan bir yaklaşımları vardı. Somut örnek verirsem, yan komşu köyün elektrikleri bizim köyden iki yıl önce geldi ve köyden çıktığım zamana kadar devlet Azeri köyün dışında hiçbir köy yoluna asfalt dökmemişti. Ötekileştirme, hor görme vb. yaklaşımlar hep vardı. İran devleti üstün bir Fars ırkı yetiştirmek için Azerileri, Kürtlere karşı bir sopa olarak kullanıyordu. Bu ırkçılık yanında mezhepsel, ekonomik ayrımcılık her şekliyle bir üçüncü dünya ülkesinde üçüncü sınıf köle muamelesi yapılıyordu.”
Onu özgürlük hareketine götüren yolu ise şöyle özetliyor Maku: ”...İran halklar mozaiği olarak görülse de özünde asimilasyoncudur. Herkes her an idam ipinin ucundadır. Bu baskıların altında ortaokulun son yılında sistemin ezilme ipini daha sıkı tuttuğu yıllarda bu sistemden bir kaçış, isyanı da kendi şahsımda yaşadım. Bende her zaman var olan deli heyecanım beni boğuyor ve alelacele onlara kavuşma isteğimi kamçılıyordu. İki okul arkadaşımla Maku dağlarında gerilla görmeye ve katılmaya çıktık. Ancak kimseyle karşılaşmadan tekrar şehre döndük. Aile bu durumu duymuş ve onlar da artık peşimizde.
Barınacak yer yok, para da yok, vurduk Xoyi kentine gittik. Oralardan Urmiye taraflarına geçersek gerillalarla karşılaşırız diye. Ama ne para ne de tanıdık kimse var. 16 yaşındaki gençleriz. Gittik yolda baktık olmuyor. Birkaç tavuk fabrikasına gittik iş bakmak için. Sanırsam anladılar ki biz evden kaçmışız bize kimse iş vermedi. En son kolumdaki saati de taksiciye verdim ve Maku’ya geri gittik. Sonra da aile yakaladı bizi. O arada annem vefat etti.
Kısa bir süre sonra da Önderlik esir düştü. Önderliğin esaretiyle birlikte bizim oralarda adeta şok yaşandı. Maku’daki halkımız sevinç ve üzüntülerini açıktan yaşayan bir halk. Önderliğin esareti başka bir öfkeye yol açmıştı. Halk Türkiye’nin sınır kapısına kadar dayandı. Öfkeli bir kalabalıktı. Adeta yer yerinden oynadı.”
İlk gerilla elbisesi
Maku, ”Artık oralarda durma zamanı değil” diyerek yola çıkmış. Maku sonrasını şöyle anlatıyor: ”Bir milis vasıtasıyla Urmiye üzerinden gerillaya ulaştık. İlk karşılaştığım gerillanın siması halen gözümün önündedir. İri yarı, elinde silah ile Zagros elbisesi dediğimiz sarı elbise vardı. Ama rengi biraz solmuştu eski bir zamandan bugüne fırlayıp gelen bir Med savaşçısı gibiydi. Bizi kampa götürdüler. İlk manga komutanım ile tanıştım. 1999 ilkbaharıydı. Normalde birçok yerde karlar erimişti ama bizim gittiğimiz kamp bölgesinde karlar ben oradan ayrılıncaya kadar hala vardı... Aynı gün ilk gerilla elbisemi, mekabımı ve silahımı aldım.
Doğu Kürdistan’ın Mazlum Doğan’ı
Sonra yeni savaşçıların kampında 45 gün filan kaldım...Doğu Kürdistan’ın Mazlum Doğan’ı Akif Zaxros’u tanıdım. İnsan bazen kendinden bahsedince ve böyle arkadaşlarla tanıştığını hatırlayınca, kendine dair söylenilecek bir şey bulamıyor. Mahcup kalıyorsun. Bunu daha sonraki pratik içinde, savaş ortamındaki yoldaşlık ve kahramanlıklarda da görüyorsun. O zorluklar içinde, kurşun seslerinin arasında ve çatışmanın ortasında düşmana korku sallayan o bakışların keskinliği kadar yoldaşına canını siper eden fedakar, yiğit insanlarla yoldaş olmak kadar gurur verici hiçbir şey yok ki bahsedesin.
Kendisini dünyanın en güçlü ordularından sanan, TC ordusunu bozguna uğratan yegane güç PKK’deki yoldaşlık bağlarıdır. Onun için PKK’de savaş önce yaşamda kazanılıyor. Ve bunun çok sayıdaki örneğine şahitlik etim. Hayatın gerçeğini, insanların gerçeğini, en berrak yüzü sadece o zorluklarda netleşiyor. Onun içindir ki benim gözümde PKK, aynı zamanda insanın kendini bulma ya da kimim sorusuna cevap arayan hakikatin özüne dokunan savaşçılardılar...”
Kürdistan dağlarını anlatırken gözleri parlıyor Maku’nun: ”Her taşı, çiçeği, kuşları bir bütün doğası, seni kendisine hapsediyor. Güneşle bütünleşen yüksek dağlardaki göller, peki şırıl şırıl akan ırmakları. Sonra denize dönüşen Fırat, Dicle. Orada olmak var. Orada yaşamak.”
Zerzan, Çarçella, Avaşin, Zap…
Artık bir gerilla olan Maku, ilk pratik bölgesinin Zerzan olduğunu belirterek devam ediyor anlatmaya: ”Aslında kısa bir süre kaldım. Sonra Çarçella, Avaşin, Zap, Metina derken bir yıl içinde Güney Kürdistan dağlarının bir çok yerini gezdim... Bu toprakların ve coğrafyanın her yeri başkaydı. İlk çatışmayı, ilk şehadeti de Zerzan’da gördüm. İlklerimin çoğunu orada yaşadım. En çok üşüdüğüm yerdi. İlk kez sakal tıraşımı dağda yaptım. O anı iyi hatırlıyorum, arkadaşlarım bana nasıl gülmüştüler. Avaşîn’de yakaladığımız balıkların tadı bir başkaydı. Yine aynı dönemde üzüm dışında hiçbir yiyeceğimiz yoktu. Sabahtan akşama kadar hep üzüm yediğimiz için taburun yarısından fazlası ishal olmuştu. Aslında dönüp baktığımda gerilla hayatımın her saniyesi, her günü her gecesi başka anılarla doludur.”
Maku, ”Ne zaman Bakurê Kurdistan’a geçtin?” sorusuna; ”2003 yılını hatırlayanlar olacak. Siyasi gelişmeler ve politik durum özellikle Ortadoğu’da yeni ABD müdahalesiyle birlikte farklı bir rotaya girmişti” cevabını veriyor ve ekliyor: ”Dayatılan tasfiyeye karşı yeni bir gerillalaşma ve modern gerilla dediğimiz süreç başladı. Her konuda uzmanlaşmayı gerektiren yoğun eğitim süreçleri başladı. Askeri anlamda kendini yeniden her koşula göre savaşa hazırlayan o gençlerin heyecanını anlatmak imkansız. Hatırlıyorum, ilk defa toplantıda Kuzey’e güç gönderilecek açıklaması yapıldığında istisnasız herkesin eli havadaydı ve kendisini Kuzey’e öneriyordu. Benim de önerim her zaman ki hayalim olan Amed’di.
22 arkadaştan tek ben kaldım
Amed grubunda da 22 arkadaş vardı. Şimdi anlatırken bile insanın dili bazen dönmüyor. O arkadaşlardan çoğu şimdi hayatta değil. Sanırsam o grupta yaşayanlardan bir ben varım. Bazen bir cümle kurmak bir kurşun atmaktan daha zordur. Özellikle o kahramanları anlatırken. Ondan olsa gerek zorlanıyorum. Bizim grupta Kürdistan’ın dört yanından devrimciler vardı. Sanki hepsi de seçilmiş arkadaşlardandılar.”
Kürdistan Özgürlük Hareketinin tarihinde farklı bir anlama bürünen Amed, hem uzak, hem yakın. Amed’e varmak için yürüyerek gitmek, dile kolay, aylarca sürecek bir yolculuk. Fakat Maku önerisi gerçekleştiği için iç içine sığmaz. ”Neden Amed?” diye sorduğumda, tekrar yola düşmüş gibi uzağa bakıyor: ”2003 yazında Amed’e vardık. Taşları, toprağı, halkı. Hepsi bana kutsal geliyordu. Bana çok uzak olan ama şimdi pratik saham. İlk defa düşmanla 10 metre mesafede göz göze geldim. O soğuk kanlı halimi hatırladıkça şimdi şaşırıyorum. Yaralı arkadaşımın paramparça olmuş hali gözümün önünde. O arkadaş kollarımın arasında şehit oldu. Hiçbir şey yapamamanın en derin acısını öyle yaşadım ki hiçbir kaybediliş bu kadar ağır olamaz… 5 yıl kaldım Amed’de. Sonra eğitim için 2008 Ağustos’unda Zap’a geri döndüm…”
Üçüncü kez yaralandı
Mazlum, hayatının ritmini değiştiren son yaralanmasını ise şöyle anlatıyor: ”2008 sonbaharıydı. Eğitim için hazırlık yaparken gidip bir yerden erzak alıyorduk. Orası deşifre olmuştu galiba. Savaş uçakları daha önce aldıkları istihbarat üzerine bombardıman yaptı. Bu bombardımanda yaralandım. Üçüncü yaralanmam. Daha önce Amed’de iki defa yaralandım ama bu defa farklıydı. İlkin düştüğümde ikiye bölündüğümü sandım. Kıpırdayamıyordum, adeta ölüyorum sandım. Elimle kendimi yoklamaya çalışırken ne ciddi bir kan vardı ne de ikiye bölünmüştüm ama hareket edemiyordum. İlkin arkadaşlar şok olduğumu sanmışlar. Bunu duyunca keşke ölseydim dedim. Bu kadar korkak olduğumu sanmıyordum diye arkadaşlarla gülüştük. Tabii sonra hastahaneye kaldırdılar beni. İkna değildim ne olduğu konusunda. Sonra anladık ki şarapnel parçası omurgamın içinde kalmış. Koşa koşa çıktığım dağlardan sedye içinde döndüm.”
Bundan sonra yeni bir hayat
Bu aşamadan sonra tedavi süreci ardından da Avrupa yolu gözüküyor. Belçika’ya gelip iltica ediyor ve burada tedaviye devam ediyor. Geride uzun bir tedavi süreci bırakan Maku, eski haline dönemiyeceğine ikna oluyor ve şimdiki tekerlekli sandalye ile yeni bir hayata başlıyor. ”Bundan sonra yeni bir hayat” diyen Mazlum şöyle devam ediyor: ”Adeta yeni doğmuş bir bebek gibi her şeye yeniden başlamak ve her gün ve her an ağrılarla baş etmeye çalışarak hayata tutunma iradesi gerekiyordu. İki yıl boyunca yatakta kaldım. Yaralarıma yatalaklık da eklendi. Şimdi de vücudumda kaç yara olduğunu bilmiyorum. İnsanın sadece bedeni yaralı kalmıyor. Birçok hayal de yarım kalıyor. Oysa eğitimden sonra ya Garzan ya da Rojhilat’a gidecektim.
On yıllık gerilla pratiğim hem çok öğretici hem zor doğa koşulları hem de özgürlük arayışı içinde geçti. Ama bu on yıllık tekerlekli sandalye yaşamım bana oldukça zor geldi. Günlük ağrılarımın dışında yaşadığım çok zor anlar oldu. Fakat kendimi bırakmadım ve inandığım davaya var olan gücümle daha çok sarılarak yapabileceklerimi yapmaya çalıştım. Birçok hakikatle tanıştım. Benim durumdaki insanlara kendi tecrübeme dayanarak söylüyorum, çok basit şeyler var hayatta. Ne olursa olsun insanın olduğu yerden devam etmesi gerekiyor. Kendi durumunu kabul ederek mücadeleye devam etmek ve arkanda bıraktıklarına iyiden iyiye sarılmak gerekiyor. Kabullenmek belki de devam etmenin ilk şartı.
Dış etkenler arasında sıkışıp kalmamak lazım. Çok ayakta insan gördüm. İnan onlara üzüldüğüm kadar kendime üzülmedim. Çünkü insanlar gülmeyi unutmuş, yürümenin bile değerini bilmeyenler var. Önemli olan insanın kendi iç dünyasıdır. Tekerlekli sandalyeli halimde de özgürlük rüyamdan vazgeçmedim. Her şey bitse bile kendiniz de sevgiyi yaratın. Ben de çok başaramadım belki. Akıl vermek kolayı tabii. Eğer kendini bir an bıraksan uzun süre toparlanmak için çalışman gerekecek. Hayata her an sarılmak ve mücadele etmek gerek. Yarın çok geç olabilir.”
İçimde bir ukde olarak kaldı
Düzenli olarak tekerlekli sandalye ile spor yapan Maku, ehliyet almış. ”Ben arabaya binince kimse tekerlekli sandalyeye bağlı olduğumu anlamıyor” diye gülüyor. ”Bir de keşke dîlan tutsaydım. Hep baktım hiç halaya kalkmadım. İçimde bir ukde olarak kaldı. Şimdi istesem de yapamıyorum. Yapacak durum şimdilik yok. Ha bir de keşke dağda sigara içseydim” deyip hayata gülümsemeye devam ediyor!