Elimde laboratuar tahlillerim ve çeşitli röntgen ve CT filmlerimle beş dakika öncesine kadar birlikte kahkaha attığımız, elimizdeki dövmeler üzerine 15’lik kızları aratmayan kıkırdamayla sohbet ettiğimiz, güler yüzlü doktorumun asistanının uzattığı rapora baktıktan sonra yüzü düşmüş bir şekilde, „Esra hanım lütfen kıpırdamayın. Sedyeye uzanın ve kalkmayın“ sözlerini duyunca, „Aman doktor hanım, ne öyle yüzünüz düştü, abartmayın ben çok iyiyim“ demek isterken, şaşkınlıkla bulanan tebessümüm yüzümde donakaldım.
Doktorumun benden daha soğukkanlı olması gerekirken sanırım önceleri ben daha iyiydim. Aslında dizlerim titremeye, ölüm korkusu ile kalbimin temposu artmaya başlamıştı. Ama serde „güçlü kadın“ olmak vardı… Şu „güçlü kadın“ rolünü ne zaman aldım, kim verdi bana, yoksa satılıyordu da indirime mi girmişti hatırlamıyorum… Yalnız son zamanlarda beni epey bir bıktırmıştı, ondan kurtulup „normal bir kadın“ olmak, onu çöpe atmak da aklıma gelmiyordu…
Doktorum bana bir şey demiyor, etrafındaki insanlara „bir oda hazırlayın“ diye talimatlar veriyordu. Ben araya girerek, „Neler olduğunu bana da söyleyecek misiniz?“ dedim. Bir de filmlerdeki gibi, „lütfen açık olun, her şeyi bilmek istiyorum“ diye naifçe sorular sormaya başladım… Doktorun saklamak gibi bir niyeti de yoktu zaten, direk bana dönerek, „Esra hanım, beyin kanaması geçiriyorsunuz, hiç kıpırdamayın, eğer beni dinlemez, kıpırdarsanız şuurunuzu yitirme riskiniz var…“ demesiyle, zaten şuurum beni terk etmeye hazırlanıyordu…
Doktorum dışarı çıkıp, hastaneye yatış işlemleri ile uğraşmaya gidince „şuurum“ ile baş başa kaldım. Onun zihnimde kaç kere yankılandığını hatırlamıyorum. İlk anda aklıma gelen annem oldu… Yanımdaydı, Allah’tan telefonu çalmış dışarı çıkmıştı da doktorun dediklerini duymadı. İçeri girdiğinde betim, benzimin attığını görmüş olacak ki; „ne dedi doktor?“ diye sordu. Ben de „önemli bir şey yok, gözlem altına alacaklar, baş ağrısının nedenini bulmaya çalışacaklar“ dedim. Annem inanmayan gözlerle bana bakıp arkasından „inşallah bir şey çıkmayacak“ diye mırıldandı. 
Canım annem yıllar önce bir oğlunu kaybetmişti, aradan yıllar geçmesine rağmen, yanıp tutuşan evlat acısı ile kavruluyordu, bunun üzerine kızının da ölüm riskini taşıdığını duymak ona hiç iyi gelmeyecekti…
Doktorum, iki hastabakıcı ile odaya girdi ve beni tekerlekli sedyeye koyup odama çıkardılar, annem de arkamdan geliyordu… Yatağıma uzanıp, gözlerimi kapatıp, sanırım birkaç damla gözyaşı da beraberinde geldi. Cahit Sıtkı’nın „Ne yardan geçilir, ne serden. Korkuyorum bu gecelerden. Bel bağladığım tepelerden. Gün doğmayabilir bir daha“ dizeleri dökülüverdi ağzımdan. Oysa ezberim hiç yoktur, hiçbir şiiri, hiçbir şarkıyı hatırlayamam bile. Dizeler dökülünce „demek hala şuurum yerinde“ diyerek sevindim kendimden bile gizleyerek… 
Tuhaf bir ölüm korkusu sardı bedenimi, birkaç kere ölüm tehlikesi atlatmıştım, hem de gözü kara ölümün soğuğu üzerine yürüdüğümü de hatırlıyorum ama bu sefer ki farklı idi. O zamanlar daha mı gençtim, daha mı cesaretli, daha mı inançlı idim, belki de hepsi idi!
Şu „hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti“ lafına benim gibi gülenler varsa, hiç gülmeyin gerçekten de çocukluk yılları siyah beyaz ve sonrası da renkli film şeridi gibi geçiyor gözlerin önünden… Sevdiklerime sarılamama, evladımı öpememe, denizi bir daha görememe korkusu… Annemi üzmemek adına ağlayamıyordum da, oysa bağıra çağıra ağlamak istiyordum…
Odaya hemşirelerin biri gelip, diğeri çıkıyordu… Damar yolları açıldı, serumlar içlerinde ilaçlarla koluma takıldı, damarlarımı bulmak zor olduğu için, neredeyse her bir seruma yeni bir damar yolu açılıyordu, neredeyse tüm kollarım mosmor olmuştu. Bu durumdan en çok da ziyaretçilerim korkuyordu…
Ziyaretçiler de ayrı bir dertti… Gelenlerin yüzünde benden umudu kestiklerini ele veren acı dolu bir tebessüm hastane bahçesindeki ağlama seansından kalmış genellikle, gözlerdeki şişler ele veriyor…
Dostlarım ve ailem beni hiç yalnız bırakmadılar, onlara teşekkür etmeli miyim? Yanımda olacaklarını, ya da olmasını umut ettiklerim ise yoktular… Meğer şairin dediği gibi „onlar zaten hiç olmamışlar!“
İlaçlar, ameliyat, kanayan damarların kaynamasını, kanın pıhtılaşmasını beklemek, Roboski’nin acısı derken iki aylık maraton bitti… Evet, bunlar işin bir yanı, şimdi iyiyim, daha da iyi olacağım…
Başa gelince anlıyormuş, hastalık zor iş… Kıdemli hastaların deneyimlerini daha iyi anlıyorum. İnsan ölümle, hastalıkla komşu olduğu anlarda ahde vefa duygusunun asaletini daha iyi bir anlıyor… Refakatçi arkadaşlarımla sohbet ederken, birçok arkadaşımızın çok ciddi sorunları olduğunu, ciddi sağlık sorunları ile boğuştuğunu ve birçoğumuzun birbirimizden haberinin dahi olmadığını öğrenmek de daha ayrı üzüyor… Hele insan ilişkilerinin böylesi zor zamanlarda bireysel tercihler üzerinden değil de, sistemlerin dayatıp buyurduğu olgular üzerinden şekillendiğini ve bu ilişkilerin içinde „insanın“ nasıl da kaybolup ortadan çekildiğini, geriye kalanın aslında ruhsuz bedenler olduğunu fark etmek, hastalığın acısından daha fazla incitiyor...
İnsanların birbirini nasıl öğüttüğünü, iktidarın ne menem bir şey olduğunu, kişisel sürtüşmelerin iktidarın gücüyle nasıl sömürüldüğünü anlamak da hastane odalarında başucunuza bırakılan bir eşantiyon oluyor… Hastaneden çıkarken şansınız varsa size yeniden geri kalan zamanınızı verip, artan hayatınızı ve kaderinizi yaşarken gözlerinizin biraz daha iyi ve net görebilmesi için de bir ‘gözlük’ veriyorlar. Benim naçizane kazancım bu gözlük oldu. Artık hayat ve insan benim gözümde daha net!
Evet, hayat, yeniden, insanlar, yeniden... Nerde kalmıştınız!
Yüzü ve gülücüğü dost herkese hakiki şükranlarımla...