Reza Zarrab (Rıza Sarraf), Tebrizli (İran) bir ailenin, üç erkek çocuğundan ortancasıydı. Baba Hossein (Hüseyin), kısa zamanda zengin olma hayalleri peşinden giden, define arayıcısı benzeri bir maceracıydı.
Tebrizli Hüseyin, Reza daha bebekken hayallerinin çağrısına uyup ailesini toparlamış, fırsatlar diyarı diye bildiği Azerbeycan’a göçmüş, Bakü’ye yerleşmişti. Ancak sonuç, hayal kırıklığı olunca, yıllar sonra aileyi bir kere daha toparlamış, dağılan Beyrut’un taklidi efsanesiyle yeniden yapılanan ve “yer altı karanlığı ile yer üstü aydınlığında, her türlü ak, kara ticaretin döndüğü cennet" olarak sunulan Dubaiye göçmüş, yerleşmişti.
Ancak, orada iş yapmak sermaye işiydi. Tebrizli Hüseyin ise “sermayesiz bir ayakçı" idi. Kazanma bir yana, aileyi zor bela doyurabiliyordu. Reza, bu yüzden okulda olması gereken zamanını, para bulma umuduyla “kırık hayatlar“ın uğrağı, kenar semt “cümbüşhanelerinde" geçiriyordu.
Baba, bunca hayal kırıklığından sonra, yeniden yollara düşüyor, bu kez İstanbul’a konuyordu. Hüseyin, Dubai’de kuyumcuların yanında çalışmış, üretim ve tamir işlerini öğrenmişti. İstanbul’da bu işlerin mekanı Kapalı Çarşı’ydı. İş bulmakta zorlanmadı.
Reza ise eğlence dünyasının yolunu tutuyor, Arap müziğine Tükçe kelimeler serpiştirip kendince “arabesk"e katkı yapıyor, buradan giderek İbrahim Tatlıses, eski dansöz, yeni arabesk şarkıcısı Sibel Can için müzik düzenliyor, melankolik şarkı sözleri yazıyordu.
Reza, bu sırada 22 yaşındaydı. Babası da, her türlü dolabın döndüğü, “bavul ve el çantaları"yla ticaretin iyi kazanç bıraktığı Kapalı Çarşı’da yavaş yavaş “ticarete“ yöneliyor, işi de “rast" gidince kısa zamanda para kazanıyor, kendi şirketini kuruyordu.
Reza, 20’li yaşlarda artık “zengin çocuğu“ydu.
Bu arada Azeri sevgiliyi bırakıp 2010 yılında Ebru Gündeş’le evlenince Türk magazin medyasında yer edinmişti. Eşine, düğün armağanı olarak pahalı armağanlar sunan döviz bürosu sahibi ve altın tüccardı.
20’li yaşlarda, dünya altın piyasasında devlerle dans eden parıltılı bir iş adamı, iktidarın sosyetesinin baş yıldızlarından, Başbakan Erdoğan ve ailesinin de ayrıcalıklı dostlarındandı.
Zarrab ailesi, bu dostluğun nişanesi olarak, “istisnai kişiler" sıfatıyla, yurttaşlığa da alınmıştı.
Başbakan Erdoğan onu “hayırsever iş adamı" olarak Türk halkına takdim ediyor, yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Bakanlar altın ithalat-ihracatıyla, ülke kalkınmasına katkıları nedeniyle, onunu madalyalandırıyorlardı.
O artık Reza değil, Rıza idi. Şarkıcı Ebru Gündeş’in sevgili eşiydi. Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan’ın derneği, oğlu Bilal’in vakfına 100 milyon dolarlık bağış yapan bir hayırseverdi.
Öte yandan Ebrusuna armağanı olan atlar, yarışlarda hep birinci geliyor, uçağı, düne kadar yiyecek ekmek bulamayan, günün iktidar seçkinlerini Paris’e öğle yemeğine taşıyor, kelli-felli görünüşlü “büyük Türk büyükleri" önünde düğme ilikleyip el bağlıyor, kimileri onu güldürmek için komiklikler yapıyor, kimi Bakanlar ona kaçakçılık, kalpazanlık yollarını açan “buldozer" hizmeti sunuyor, kimileri de gelecek “qeda û bela"nın önünde yere serilip yatıyor, karşılığında milyon dolarlarlık bahşişler alıyorlardı.
Reza, bir sihirli ağaçtı. Gölgesinde oturan dolar milyoneri oluyordu. Derken, bir sabah uyananlar onu rüşvet, haraç dağıtan dolandırıcı, kalpazan, öteki yüzüyle, “bir çocuktan yaratılmış Mafya maskesi" olarak tanıdılar. Dağıttığı pay, verdiği rüşvetler dolaplardan, kasa, oda ve ayakkabı kutularından ortalığa taşmıştı.
Devlet, büyüğü sandığımız kimileri ortağı olarak gün ışığı altındaydı. Polis tuttuğunu tutukluyordu. Recep Erdoğan’ın kayda alınmış ve Bilal’e seslenen sesi, televizyon ekranlarında tekrarlanıyordu:
"Paraları sıfırla, polis baskını var!"
Canpazarıydı ortalık, kimileri için. Panik büyüktü.
Ama Erdoğan, ilk panikten sonra toparlanmış, suçlamaya geçmişti bile. Seslerin montaj olduğunu söylüyordu. Fotoğraflanmış, filme alınmış, kayda geçmiş kanıtlar yok sayılmış, kısa bir an sonra hırsızlık ve yolsuzluktan tutuklananlar serbest bırakılmış, hırsızın peşine düşen savcılar, polisler tutuklanmış, çocuktan yaratılan mafya tertemiz kalmıştı.
Ama dünya “birleşik kap"tı. TC’de olan, bu çağda ta Amerika’yı etkiliyor, başkalarını ilgilendiriyordu. Nitekim, Reza Zarrab adıyla yürütülen altın kaçakçılığı ile Amerika’nın, İran’a uyguladığı ambargo delinmiş, Amerikan maliyesi zarar görmüştü. Amerika, derinden derine olayı araştırırken, Reza Zarrab küçük kızını eğlendirmek için havadan inmiş ve havaalanında tutuklanmıştı.
Al sana yeni bir panik havası. Acaba Erdoğan’ın olayla ilgisi, ilintisi, yandan çarklı desteği, teşfiki sorulmuş muydu? Aileye verdiği paralar kayda geçmiş miydi?
Reza Zarrab, can derdindeyken Erdoğan kendi derdiyle meşguldü. Devletin imkanlarıyla içeriden bilgi almaya çalışıyordu. Derken, hakkında en az 90 yıl hapis cezası istenen Reza Zarrab’ın itirafçılığı pat diye gündeme oturdu.
Bu yüzden, Erdoğan cephesinde panik büyük. Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar’ın yazdığına göre, Zarrab’ın gerçeği konuşması halinde, Erdoğan’ın hali duman.
Sağlar şöyle diyordu:
“Sarraf konuşursa, Erdoğan için tutuklama kararı çıkarılıp, mal varlığına el konulabilir. Türk bankaları ceza ile karşı karşıya kalabilir. Türkiye teröre destek veren haydut ülke suçlamasıyla karşılaşabilir.“
Erdoğan, başına gelecekleri unutturmak istercesine, dikkatleri başka taraflara çekme çabasında şimdi. Olayı kendince etkisizleştirmek, geçiştirip atlatmak istiyor. Ama panik halinde ne yaptığını bilmiyor, bir bakıma. Soçi’de toplantıya çağırdığı Rusya ve İran’dan, Efrîn’e saldırı izni ve askeri destek alırsa, “dünyaca aranan haydut devletin gıyabı tutuklu başkanı“ olmaktan kurtulacağını sanıyor, olmalı…
Bu durumda Efrîn’e saldırıp büyük bir savaşı tetikler mi? Sınırı geçtiği takdirde kelepçeleneceğini bilen, panik halindeki suçludan her şey beklenir. Dünya savaşı bile…