
Bugün Türkiye’de Erdoğan ve Bahçeli ittifakı temelinde anayasal diktatörlüğe doğru hızla yol alınmaktadır. Erdoğan’ın pratikte uzun bir süredir dikta özellikler gösterdiği, yasalara riayet etmediği, devletlerin en güya sağlam ve dokunulmaz olması gerekli olan anayasa mahkemesinin kararlarını tanımayacağı, “neresine saygı göstereceğini” söyleyebilecek kadar ileri gittiğini ifade ederek, anayasa üstü olduğunu zaten eylemleriyle göstermişti.
Benzer bir durum ise milliyetçi, dinci diyebileceğimiz politikalarla bazılarını yanına alan bazılarını ise karşısına alarak hedef göstererek yönelmesi, dikta özelliklerin nasıl faşizan uygulamalara yol açtığına da pratikte hep birlikte gördük.
Evet, pratikte zaten dikta bir rejimi uygulayan Erdoğan ve Bahçeli 16 Nisan seçimlerinde yenilmiş olsalar bile, bu faşizan uygulamaları anayasal temele oturtarak daha ileriye taşıyarak idamı getireceklerini söylemeleri, OHAL’i uzatmaları, Meclisi ise tatil etmeleri esasta dikta rejiminin ilk üç icraatını görmüş olduk. Bundan sonra da gelecekleri hep birlikte göreceğiz.
Dikta rejimler doğası gereği sıkışmış kişiliklerce yürütülür. Faşizme yönelim gösterdiklerinde ise akıl dışı hareketleriyle insan aklının almayacağı çılgınlıklar peşi sıra gelir. Tüm faşist diktatörlerin bir ortak yönü kesinlikle bu akıl dışı hareket etmeleridir. Doğası gereği diktatörlerden bir şey beklemek abesle iştigal etmektir.
Ancak olup biteni gayri meşru görenler, hatta bu gayri meşruluğu diktatörlük hatta faşizan uygulamalar olarak görenlere ise söylenmesi gerekli bir çift sözümüz vardır.
16 Nisan günü bir referandum gerçekleşti. Diktatöre karşı olanlar kazansa da, diktatör ve taraftarları bir yolunu bulup halkın iradesine yeniden el koydular. Çaldılar. Yani gasp ettiler. Bu çalıp çırpmadan kaynaklı da bu seçimin gayri meşru olduğunu hatta seçimlerin yenilenmesini gerektiğini söyleyen birçok çevre ortaya çıktı. Ve kimisi ise sadece söz ile yola koyulmadı, sokaklara dökülerek Hayır Hareketi’ni mobilize etmeye başladılar.
Bir çevre elleri sıvayarak sokaklara inerken birileri de esasta ilk günden başlayarak diktatöre karşı hukuk içerisinde mücadele edeceklerini ifadeye etmeye başladılar ve halen de bu ilkesiz ve omurgasız çizgide ısrarlıdırlar. Omurgasızlık bir hastalıktır. Ancak salt fiziki bir hastalık değildir bu. Fiziki hastalıklara çağımızda çeşitli yol yöntemlerle çözümler bulunabilmektedir. Lakin daha büyük bir tehlike ise omurgasızlık hastalığının siyasal olanıdır. Kimisi buna omuriliksizlik diyor. Siyaset dilinde ise bu hastalığa oportünizm deniliyor. Başka bir söz ile ifade edecek olursak ilkesizliktir.
Dikta rejimlerine karşı hukuksal yollarda başarı elde edilemez. Çünkü ismi üzerinde diktatörlük vardır. Gayri meşruluğu bu “diktatör bozuntusu” uzun süredir zaten pratikte uyguluyor. OHAL ile KHK’lerle zaten yapacağını yapıyor. Basını ezdi, yargıyı bitirdi, akademileri tasfiye etti, Askerleri teslim aldı, muhalif birçok çevrenin malına mülküne el koydu, birçok siyasetçiyi tutukladı, belediyelere el koydu. Birçok şehri yerle bir etti. İşkence ve keyfiyet günlük uygulama haline geldi. Karşı ses çıkarma suç haline getirilerek farklı düşünenler suçlu ilan edilmişlerdir. Şimdi böylesine bir ortamda hukuki yollarda var olan durumu aştırtmaya çalışmak tek kelime ile oportünizmdir. Münafıklıktır. Omurgasızlıktır. İlkesizliktir.
Evet, bir yerde gayri meşruluk var ise bir yerde dikta bir rejim var ise, bir yerde faşizan uygulamalar pratikte sürüyorsa orada yapılması gerekli olan hukuki yoldan bunları durdurmak değildir, orada yapılması gerekli olan ilkeli bir karşı duruşu sergilemektir. Meydanlara inmektir. Birebir hayır diyenlere giderek onları mobilize ederek harekete geçirmektir. Özcesi bir HAYIR HAREKETİ’ni geliştirmektir.
Eğer birileri diktatörlük var diyorsa, faşizan uygulamalar var diyorsa ve buna rağmen Hayır Hareketi’ne katılıp sokaklara inmiyorsa, orada kesinlikle sözü ile eylemi bir olmayan kişilikler söz konusudur. Söz ile eylemi bir olmayanlara ise İslamiyet münafık diyor. Sosyalistler oportünist diyor. Toplum ise sahtekar diyor.
Maalesef bugün CHP’nin liderliğini yapan Kılıçdaroğlu çok açık bir şekilde ilkesiz bir durumu yaşamaktadır. Benzer bir şekilde onu takip edenler de yaşamaktadır.
Bilelim ki ilk kez Bülent Ecevit’ten bu yana CHP az da olsa Türkiye için hayırlı bir iş yapmıştır. Ve hatta diye biliriz ki ilk kez CHP kısa bir süreliğine olsa bile sağlıklı bir muhalefet de yapmıştır. Ne var ki aynı CHP’nin öncülüğü hemen 16 Nisan gününün arifesinde bu sağlıklı muhalefetini terk edip, sağlıksız hale kendini getirerek yeniden oportünist bir çizgiye kendisini yuvarlatmıştır.
Tarih gelişmeler ne kişilere ne de kimi kuruma bırakılabilir. Tarihi gelişmeler tarihi olduklarından kendini sorumlu gören herkesten fedakarlıklar ve özveriler ister.
Başka bir deyimle, tarihi gelişmeler tarihin bu anında her duyarlı ve sorumlu insandan, hareket ve örgütten HAYIR HAREKETİ’ni dikta rejimine karşı sokaklara inerek örgütlemeyi bekler ve ister…