
‘Haykırış’ın, yaşamın anlamlı bir okuma eylemi olduğu sonucuyla ulaştığımız izlekten yola çıktığımızda akla çeşitli sorular gelmeye başlıyor.
Bunlardan biri “acaba her insan, varoluşunu düşündükten sonra onun mahiyetini (öz) yüzeye çıkarabilecek olan haykırış eylemini gerçekleştirebiliyor mu?” sorusudur. Aslında her insanın buna yönelik bir çabası olduğunu ancak aynı düzlem ve düzeyde olmadığını görürüz. Kiminin haykırışı, fısıltı, mırıltı ve homurtu düzeyinde cılız kalırken, kiminin de en yüksek perdeden dile gelir. Ne var ki varoluşsal hakikatimizi en yüksek perdeden haykırabilmemizi engelleyen bir şey var. Bu şey, korkudur; korkularımızdır.
Korku, yaşamımızı kuşatan zindandır! Korkunun birçok kaynağı vardır. Ama içinde ve beraber yaşadığımız toplumsal doğada korkuyu üreten en büyük kaynağı, temeli 5 bin yıl evvel atılmış olan devletçi uygarlık düzenidir. Tarihin en büyük denetim-kontrol ve zor aygıtı olan devlet, korkuyu günümüzde insanın iliklerine kadar işlemiştir. Biyo-iktidar bir varlık haline getirilerek anlamsızlaştırılıp hiçleştirilen insan, kendisinin “sorgulama ve özgür seçim” yapabilme yeteneği sakatlandığından ötürü gayri insani olan bu düzenin korkak bir bendesi haline getirilmiştir. Korkunun yarı karanlık gölgesinde kalarak arafta veya oltanın ucunda bir yaşama mahkum edilen insanın korkuyu yenip, üstüne gitmesi, başlatacağı hakikat yürüyüşü açısından çok önemlidir.
Eski Ahit’te insanın atası kabul edilen Adem’in yeryüzüne sürgün edilişinin anlatıldığı bölümü incelediğimizde gördüğümüz şey, insanın yaşadığı varoluş sancısı ve ondan kurtuluş mücadelesidir. Yasak meyvenin yenmesi sonrası yaşanan şey, hayatta kalma ve çoğalma öyküsü değildir. Aksine sürülmüş olunan dünyada varoluşun sorgulanması ve öz’ün arayışı anlatılır. Bu arayış, kitapta ifade edildiği biçimde “eşrefi mahlukat olan insan”laşma arayışıdır. Zira insanı diğer canlılardan ve beşer olmaktan farklı kılan şey, ne iki ayağı üzerinde durabilmesi ne de alet yapabilmesidir.
Sosyal bir hayvan olarak da tanımlanan insanı, insan kılan asıl şey, “sorgulama ve özgür seçim yapabilmesidir.” İşte, insanın kendi özünün keşfine çıkması bu yeteneğini gerçekleştirebilmesiyle mümkündür. Keşfedilecek olan bu öz, insanın kendi beşeri ve çevresini kuşatan zindanlardan kurtulduktan sonra vuslatına erişeceği özgürlüktür. Kimi bunu fenafillah, nirvana veya evrenle bütün olma mertebesine ulaşma ile açıklar. Halbuki bunun nasıl tarif edildiği çok önemli değildir. Önemli olan insanı bu makama çıkaracak olan yolun kapısını aralatacak olan ilk adımımızdır. Yani haykırmak adımı…
Haykırmak, korkuyu yenmeyi gerektirdiği için bir başkaldırma eylemidir. Tıpkı Havva’nın yasaklı meyveyi yemeye kalkışması gibi. Aslında itiraz olan bu kalkışmadan sonra doğaya sürüldüğü iddia edilen insan; doğa, toplum, tarih, dinlerin ve kendisi gibi çeşitli etkenlerin tutsağı olmuştur. Tutsaklığı kabul, susma ve sorgulama evrelerini yaşayan insan, korkusunu aştığında başkaldırı evresine adım atabilir. Hele insan bir kere isyana ikrar eylediğinde önüne konulan bütün engeller bir bir kalkmaya başlar. Kalktıkça da hakikatin bize sunacağı cennette özümüz olan özgürlüğümüzle bir ve bütün oluruz. İşte sır korkuyu yenip kıyama durmak ve özgürlüğe vurmak. Bu nedenle başkaldırının olduğu yerde korku yok, özgürlük vardır!
“Başkaldırıyorum, o halde varım!” der Albert Camus. 12 Eylül’de Diyarbakır zindanlarında “direnmek yaşamaktır” şiarıyla, korkunun ve zulmün karşısında bedenlerini iradelerinin bir silahı haline yatıran canlar, Camus’nun işaret ettiği gerçeği, bize, yaşamın yalnız başına direnişe koşut olmayacağını; tersine direnişin yaşama koşut olabileceğini tarih huzurunda göstermiştir. Ki burada ‘yaşamak’tan kasıt basitçe hayatı sürdürmek de değildir.
Bugün yine ülkemizdeki zindanlardan başkaldırının sesi yükseliyor! Bu seslere kulak verirsek işiteceğimiz şey bizleri her tarafımızdan sarıp sarmalayan zulüm duvarları ve prangalarının kırılma sesi olacaktır. Bugün Kürt siyasi tutsaklar, zindanlarda başlattığı açlık grevleriyle kıvılcımını Mazlum ve Kemal’lerden alarak yaktıkları özgürlük ateşinin büyütüyor. Bedenlerini açlığa yatırarak itirazlarını haykıranlar, gösterdikleri cüret ve cesareti özgürlüğe duyulan aşktan alıyorlar.
Bu aşk, insanın kendi yaşamı üzerinde kurulu olan bütün yararları feda etmeye yönelten ve yeri geldiğinde kendisine bile başkaldırtan hakikattir. Hele ki her şeyi bir amaç uğruna verme ve karşılığında hiçbir şey istememe noktasına da varmışsa insan, çoktan aşkın isor makamına erişmiştir. İşte Bilge insan’ın “hakikat aşktır; aşk özgür yaşamdır” sözleri, böylesi bir makama ulaşıldığında gerçek manasına kavuşur.
Sonuç olarak, zindanlar bugün haykırıyor! Hem de umudu tutsak olan korkunun sahipliğinden bizlere kadar. İçerimizdeki zindanlara kadar. Böylece ölüm uykusuna yatırdığımız bedenlerimizden uyandım diye. Onların seslerine ses olalım diye!
ÖZGÜR KARAGÖZ / Diyarbakır D Tipi Cezaevi