O zaman küçüktü, ama hatırlıyordu dedesinin anlattıklarını. Düşününce, nasıl unutmadığına şaştı.
Sanki zamanın kıyısına savrulmuştu hikayeler. Orada öylece duruyordu. Unutulmuyordu. Eskimiyordu. İyileşmez bir yara gibi yüreklerde taşınıyordu. Hep yenilenircesine...
Liseyi bitireli birkaç gün olmuştu. Takdir belgesini nefes nefese babasına yetiştirmişti. Edebiyat okuyup bir sağanak gibi hafızasına üşüşen hikayeleri yazmak istiyordu. O kıpırtısız anında ne çok kırım, kıyım hikayesi dinlediğini düşündü. Her biri efsunlu bir masal gibi anlatılmıştı. Oğlakların peşinde koşturduğu zamanlar anlamamıştı. Hepsini benzer bir masal bilmişti. Sonra... Sonra anlatılanın yaşayanların hikayeleri olduğunu anlamaya başladı.
Hüseyin Ali, "Bizim hikayelerimiz," diye söylendi. Ardından, "Kaç bahar, tomurcukları çatlattı. Kaç yaz, sarı başakları kavurdu. Kaç hazan, yaprakları savurdu. Kaç zemheri, kefenledi hayatı bu topraklarda. Zaman dingin bir nehir gibi akıp gidiyor da hikayeler eskimiyor nedense!" diye mırıldandı. Bir an duraladı. "Ne zamandan beri" diye sordu kendi kendine. Düşündü. Karar veremedi. Sonra, "Ne zamandan beri olacak ki! Ezelden beri" dedi, yine mırıldanarak.
"Ezelden beri mi?"
Tereddütte kaldı; "Yok yok, terteleden beri" dedi.
Diğer türlü içinden çıkılacak gibi değildi.
Terteleden beri...
Ya öncesi? Öncesi farklı mıydı? Farklı değildi de... Çok geriye giderse, başı sonu belirsiz o patikalarda nasıl iz sürecekti ki?
Dedesinin anlattıklarından bu yana çocukların da benzer hikayelerle büyüdüğünü düşündü. Yine dağlardan ölüm haberleri taşınıyordu. Bu sefer torunlardı, canavarla cebelleşenler. Onların da hikayeleri anlatılır olmuştu. Daha bir ay önce gittiği liseden geçen yıl diploma alan Düzgün'ün cenazesine katılmıştı. Düzgün, gerillada Şiyar olmuştu.
O cenazede yüreği öfke dolmuş, "Okul bitsin ben de gideceğim" demişti.
Babası Almanya'ya göçmen işçi olarak gitmişti. Orada hikayeler nasıldı acaba?
İzine geldiğinde niye sormamıştı ki? "Almanların hikayeleri de bizimki gibi mi" diye meraklandı. Onlarınki de bir ağıt gibi her dem yakıcı mıydı?
Dedesinin anlattıklarında daha başka şeyler de sisler içinde hafızasında uçuşup duruyordu. Bir çivi gibi belleğine çakılıp kalmış iki ismi hatırlayınca birden irkildi.
Dedesi o isimleri her andığında, "Hak Teâlâ'nın laneti her daim üzerlerinde olsun" derdi.
Unutmamıştı: Yezit ve Yavuz...
"Demek dedem de, dedesinin yürek paralayan hikayeleriyle büyüdü", dedi kendi kendine.
Sonra daha hafif tonda da olsa iki isim daha zikrettiğini
hatırladı. Kor Mıstefa, bir de İsmeto Ker. "Ax ocağı körelesice Kor Mıstefa. Ateşlerimizi söndürdü, ocaklarımızı köreltti o ocağı kor!" Ardından da, "Hoş zaten ocağı kördü ya" derdi.
Sonra da, "Xizir o İsmeto Ker'in soyunu kuruta" diye devam ederdi.
Onları niye daha hafif tonda anlatırdı ki? Onların yaşattıklarını bizzat yaşamıştı halbuki! Bir de o yaşananları nasıl anlatırdı öyle! Günlerce susmadan. O anlattıkça kadınlar sel gibi gözyaşı akıtırdı.
Yarası tazeydi tertelenin.
Diğer dedesini kaç kez annesine sormuştu da karşılık alamamıştı. Annesi terteleyi hayal meyal anımsadığını söylerdi. Babasını yara aldıktan sonra bir daha gören olmamış. Annesinin "Ax ax" diyerek derin iç çekişlerini bu duruma bağlardı. "Ax ax" der, ardından, "Bu topraklarda mezarsız, kefensiz yatanlarımız için şefaat ya Mihemmed. Ya Elî. Ya Xizir. Ya Anafatma" diye yakarırdı annesi.
"Kim bilir belki o dedem son nefesini kimsenin bilmediği bir mağarada verdi" diyerek iç geçirdi.
Gediğe çıktığını fark ettiğinde bir an şaşkınlık yaşadı. Gola Huskê'den sonra düşler, düşünceler içinde kendinde değilmiş gibi yürümüştü. Gedikten diğer yüze devrilecekken Ağlayan Mağara'yı hatırladı. Ağlayan Mağara... Terteleden sonra dinmemiş ağlaması. Yönünü tam batıya verip de zirveye tırmansa Ağlayan Mağara'ya varacaktı. Yönünü mağaraya taraf verdi. Birkaç adım attı. Sonra durdu. Gidip gitmemede kararsız kaldı. Hala ağlıyor mu diye merak etti. "Bu topraklar gün ışığına uyandığı sürece o ağlama dinmeyecek" demişti dedesi. Bir de her seferinde, "Yüreğinde şüphe olanlar duyamaz o sesi" diyerek bitirirdi, o acıklı hikayeyi.
Yüreğinde şüphe olanlar... Kendisi de şüphe ediyor muydu? Şüphe etmiyordu da... Yanına vardığında ya o hıçkırıkları duyamazsa! "İyisi mi gitmeyeyim. Hep ağladığını bileyim daha iyi" diye düşündü. Ne zaman gitmek istese hep aynı şeyleri yaşardı. Varıp da kapısına kulak kesilse, sanki tılsım bozulacakmış gibi düşünüyordu. O güne kadar gitmemişti; ama o mağarayı ne zaman hatırlasa her dem hıçkırıklarını duyumsardı.
Hep öyle kalsın istiyordu.
Ağlayan Mağara: Asmê ve kızı Azê'nin tertele hikayesi...
Mağaraya gitmekten vazgeçip de yola koyulduğunda, Asmê'nin uçurumlarda yiten çığlığı çınladı kulağında. Bir an kalakaldı. Yüreğine bir sızı oturdu. Başını ellerinin arasına alıp dönendi durdu. Sanki o çığlık kafasının içinde zonkluyordu. Dertop halde olduğu yere çömeldi. Kafasını mengeneye almış gibi iki yandan yumruklarla sıktı. Canının yanmasına dayanamayınca ellerini değnek gibi iki yanından boşluğa bıraktı.
Ayağa kalktı. Tam yola koyulacakken bir çığlık koyverdi ki...
Asmêêê!.. Azêêê!..
Sesi karşı kayalarda yankılandı. O anda dedesinin sesi kulaklarında çınladı. Ağlayan Mağara hikayesini anlatıyordu.
"Asker ufukta görülmezden evvel herkes kurbanlarının başından tutarak ziyaretlere koşturdu. Xizirê Kal, Munzur Bawa, Duzgun Bawa, Sulto Bawa, Koyê Jele, Baba Qures, Baba Bomasur, Evdil Musa, Koyê Baxirê... Daha hangisini sayayım ki? Bu harde dewreste ne kadar jâr û dâr varsa hepsine yakardı insanlar. Akan gözyaşıyla dereler köpürdü, taştı."
"Ama nafile..."
"Hiçbirinden ne bir ses ne de bir nefes..."
"Tövbe yani!"
"O dem anladık ki artık jâr û dârlar da bizi terk etmiş."
"Çok geçmeden asker geçitlerden, gediklerden sel gibi akmaya başladı. Kımıl gibi çöreklenince her bir yana, yapacak bir şeyimiz kalmadı. Artık o dağ senin, bu dağ benim; kadın, çocuk, mal, davar kendimizi vurduk rastgele. Mağaralar doldu taştı. Orada da nefes alınamaz oldu. Dolup taşması neyse de, bir umut diye sığındığımız o mağaralar kabristana döndü."
"Bir de yaz değil, mübarek sanki yangın mevsimi. Dumanlar kara bulut olup oturdu semada. Günlerce... An oldu karanlığa kesti gün ortası. Ormanlarda, köylerde günlerce, gecelerce göğe yükselen bir kızıllık ki!.."
"Bir anlık bir nefes için kaçgöç."
"Nereye kadar?"
"Asker kımıl gibi... Aman vermiyor."
"Xizir bir daha göstermesin o günleri. Fenalık gitsin, bir daha gelmesin."
"O Yezit bir kurttan daha beter... Ne kana doyuyor, ne de cendeğe... Öyle bir hal ki, alınan verilen bir nefes bile eceli olmaya başladı insanların. Asker o nefesi hissederse, işte o an nerede olursa olsun, orası menzili olurdu insanın. Orada üflerdi son nefesini toprağa. Ya da bir kaya oyuğuna..."
"İşte o kırım, kıyım, o yangın yılının yaz ortasıydı. Kelimelerin kifayetsiz kalacağı bir perişanlık ki... Aç bilaç haldeyiz. Kadınlar çocuklar o mağarada. Mal davar dersen, kimini asker vurup götürmüş, kimi yazıda yabanda telef olmuş. Bir lokma arpa darı ekmeğine hasret kalalı ne zaman olmuş! Kerbela orada zuhur etmiş. Dêrsim'in her yanı Kerbela. Kerbela ki, hem de ne Kerbela! Büyükler neyse de... Çocuklar, "Bir damla su" diye çatlıyor. O meret sidik bir ilaç gibi... Oysa her adımda kaynıyor çeşmeler. Fokur fokur. Ne yaparsın ki Yezit tutmuş her yanı. O Kerbela anında kadın, çoluk çocuk o mağarada eceli bekler halde. Etraf kuşatma altında. Silah kullananlar kayaların burçlarına yerleşmiş, askeri başka yere çekme uğraşındayız. Ama sanki Yezit öğrenmiş, mağaranın etrafını boşaltmıyor. Aslında o mağarayı bilmesi zor... Dağ keçileri bile zor tırmanır; değil ki insan... Meğersem askerin önü sıra yürüyen milisler var, onlar biliyor. Xizir ocaklarını körelte. Asker çakılmış, gitmiyor. Ya açlık ve susuzluktan... Ya da! Ya da içeri girip kıracak."
"Azê daha dördünde. Ama sanırsın ki on dördünde. Öyle akıllı, öyle yaşından büyük... Sarışın, gözleri mavi, güzelliğiyle ay parçası. Asmê üzerine titriyor."
"Tanrım nasıl bir sevgi..."
"Azê'nin o gün bir ağlaması tutuyor ki, durdurabilene aşk olsun! O akıllı uslu Azê gidiyor, yerine başkası geliyor. Kadınlar kaş göz, el kol işaretiyle, 'Sustur!' diyor, fısıltıyla kargış ediyor. Hepsi tir tir titriyor. Etraf kımıl gibi asker kaynıyor. Asmê kadınların kargışıyla bezar düşüyor. Bir inat ki Azê'de, susmak bilmiyor."
"Asmê kadınların kargışına dayanamıyor. Azê'yi yorgana doluyor. Biliyor Asmê, o dolamanın sonunu. Biliyor da... Ne yaparsın ki çaresiz..."
"Azê çırpınıyor, kör bir bıçakla boğazlanmış bir buzağı gibi... Çığlığı bir sicim gibi boğazına dolansa da hala bir hırıltı halinde mağaradan dışarı yansıyor. Sîsê bir bakış fırlatıyor ki, bir kayayı bile delip geçecek cinsten. Asmê gözlerini yere dikiyor. Sîsê yerinde kıvranıp duruyor. Etrafta silah sesleri... Bir mağaranın kapısına, bir çırpınıp duran Azê'ye bakıyor. Yerinde duramaz halde. Duramıyor da. Kalkıp bir yorgan daha dürüp Azê'nin başına koyuyor. Azê kanı çekilmişçesine çırpınıyor. Çırpınma dediğim, bildiğin bir çırpınış değil yani... Anca kımıldayabiliyor. Belli ki fersiz düşmüş. Sîsê başında dikiliyor. Son bir kez yorganı sıkıca bastırıyor. Doğrulup bir daha bakıyor."
"Asmê çaresiz. Sîsê'nin yaptığını görmek istemiyor. Bakışları yere çakılı kalıyor."
"Sîsê yaşını almış. Yaşını almış da yetmiyor ona. O kırım kıyım anında bile, 'Biraz daha' diyerek birkaç yıllık bir ömür için daha çareyi bir masumun çığlığına düğüm atmakta buluyor."
"Asmê çaresiz düşmüş kadınları düşündükçe, çömeldiği yerde eriyip kayalardan akıyor. 'Kaç anne bebelerinin çığlığına, derelerin gümbürtüsünde düğüm attı? Kaç anne gün yüzü görememiş bebeleriyle uçurumlarda yankılanan çığlıklarında yitti?' Asmê onları düşünüyor. Kendini avutarak teselli bulmaya çalışıyor."
"Çok sonra Asmê yüreği titreyerek yorganı açtığında Azê'yi kaskatı halde görüyor. Hıçkırıklarını bastırarak, gözyaşlarını içine akıtıyor. Gözyaşı içinde helak halde kaç kez kendinden geçiyor."
"Üçüncü günü asker, çarpışanların ardınca başka bölgeye çekildi. Asker çekildi çekilmesine de Asmê dayanamadı yaşadığı acıya. Oradakilerin gözlerinin içine bakarak, kollarında uzanmış Azê'yle kapıya yürüdü. Herkesin başı önündeydi. Kimse bir an olsun dönüp de bakamadı Asmê'ye."
Azê: "Çêna min, şimdi kendi çığlığımızın sonsuzluğunda yaşayacak aşağıdaki geliye (vadiye) gidiyoruz. Korkma kızım. Sonsuzluk içinde oradan gülümseyeceksin artık. Biz bu ölüler diyarında yaşayamayız çêna min. Çığlığımızın her dem çınlayarak yaşayacağı vadiye..."
"Azêêê! Azêêê!.. "
"Son me geliya be merdene Azêêê¡.." diyerek kendini uçuruma bıraktı.
"O mağaradan bakıldığında bir uçurum ki, oradan düşecek birinin parçaları, bir karınca yükü bile etmez. Öyle bir uçurum"
"Asmê'nin çığlıkları o uçurumlarda çınladığında kimse dönüp de bakamadı. Bakamadı da, orada olanlar o çığlıkta verdiler son nefeslerini. O gün orada olanlar, sonrasında hep bir ölü olarak yaşadı. O anda o çığlıkta tükettiler son nefeslerini.
"Asmê'nin çığlıkları uçurumlarda yankılandığında mağara tepeden aşağı bir damlamaya başladı ki, yağmur gibi! Yaz ortasında olacak şey değildi. Ardından yürek paralayan hıçkırık sesi kapladı ortalığı.
"Sîsê'yi sorarsan, bir ay kadar sonra, son nefesini bir askerin süngüsü altında verdi. Sîsê askerin süngüsüyle soluksuz kalan son kurban oldu. Sonrasında arta kalanları sürüler gibi sürüp götürdüler."
"Bak, o anı, Asmê'yi orada yaşayanlar anlatamadı. Anlatamadı Azê'yi. Bakma benim anlattığıma. O son gün oraya gidip de o ana şahitlik ettiğimde, ben de orada öldüm."
O gün bugündür yanına varanlar, mağaranın o hıçkırık sesini duymakta.
O gün bugündür, o mağara gözyaşı akıtmakta.
O gün bugündür, o uçurumda Asmê'nin çığlığı yankılanmakta...
Hüseyin Ali, dedesinden Asmê'nin hikayesini ne kadar çok dinlediğini hatırlayamadı. En çok anlattığıydı.
Bu hikayeyi her hatırladığında yaralı halde yitip giden diğer dedesini düşünürdü.
"Ya o da bir mağarada verdiyse son nefesini!"
HAYRİ ATEŞ: Mağaranın dinmeyen gözyaşı