HDP’nin seçim başarısı, daha işin başından demokrasiye iki zafer kazandırmıştır: Barajın yıkılması ve diktatörün fiilen sürdürdüğü başkanlık sistemine meşruiyet ve yasal dayanak kazandırma hayallerinin (en azından bir süreliğine) bertaraf edilmesi. Bu iki başarının devamını getirecek politikalarla sürdürülmesi halinde, 90 yıllık devlet geleneğinin alt üst edilerek tekçi oligarşik cumhuriyet yerine çoğulcu demokratik bir cumhuriyetin kurulabilmesi mümkün olabilir.
Ama siyaset sahtekarları şimdi de HDP’yi AKP ile eşitsiz bir koalisyon projesi içinde yan yana getirerek boşa çıkarma girişimlerini başlattı. "İlkeleri falan geçin… reel politikadan uzaklaşmayın… AKP ile koalisyon yapılmalıdır" türünden önerilerle HDP’yi baskı altına almaya başladı.
Oysa HDP, geleceğe ilişkin idealleri, gerçekleştirilmesi için büyük bedeller ödediği somut devlet-toplum projeleri; ve politikalarının bel kemiğini oluşturan ilkeleri ile, öncelikle AKP ve MHP ile kan uyuşmazlığına sahiptir. "Ama böyleydi de ‘süreç’ neydi?" diyenler, belli ki, sürecin bütünüyle zorda kalmış bir devletin, oyalama ve sorunu ertelemeye yönelik bir girişimi olduğunu; buna karşın, Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP tarafından haklı ve doğru bir politik duruş olarak sahiplenildiği; bu nedenle tek taraflı çabalarla sınırla kalsa da sürdürülmeye çalışıldığı" gerçeğini henüz göremediler.
Olguyu farklı pencerelerden izleyenlerin seçimlerdeki oy aktarımının anlamını da farklı yorumlayacağı açıktır. AKP ile HDP’yi sosyolojik olarak aynı tabana oturtmaya çalışan okurum şöyle yazıyor: "AK Parti ile HDP, sizin tabir ettiğiniz gibi birbirinin zıddı falan değildir. Bunun böyle olduğu, milyonlarca AK Partili seçmenin bu seçimlerde HDP'ye geçiş yapmasıyla de görülmüştür."
Bu saptama AKP’yi tanımamanın açığa vurulmasıdır. Sosyal grupları sadece yoksulluk ya da işsizlik ya Kürt-Türk gibi tek bir kritere bağlayarak açıklamaya; bu anlamda farklı sosyal kimlik tanımlarını bir kriterde birleştirerek aynılaştırmak, sosyologların değil ancak hokkabazların marifeti olabilir. Örneğin çıkarlarının tanımı nispeten daha kolay yapılabilen "işçi sınıfı" kavramı bile, ideolojik bakışı, politik yönelişleri gibi sahiplendiği farklı kimliklerden dolayı, farklı politik saflarda (bir faşist partide, ya da bir sosyalist örgütte) yer alabilir. Konuyu dağıtmadan okurun iddiasını yanıtlayacağım:
Birincisi: AKP’den HDP’ye geçen oyların bir bölümü, barajı aşamadığımız yıllarda "BDP’ye oy vermeyi ‘oyun boşa harcanması’ olarak değerlendiren" ve genellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin etki alanının en son çemberinde duran seçmenin, barajın aşılabilmesine yönelik yaratılan güvenle geri dönmesi gerçeğidir. İkinci bir bölüm seçmen, ‘AKP’nin barış sorununu çözebileceğine yönelik inançla’ AKP’ye giden Kürt seçmenidir. Bu kesimin, ‘barış sürecinin’ AKP tarafından boşa düşürülmesi nedeniyle yeniden özüne döndüğünü söyleyebiliriz. Üçüncü kesim ise, "AKP’nin, kuruluş hedeflerinden sapmasına yönelik tepkileri" taşıyan AKP’li seçmenlerden oluşmaktadır.
İkincisi: HDP’ye gelen ve "emanet oylar" olarak adlandırılan oyların önemli bir kesimi de CHP ve MHP’den "başkanlık sisteminin engellenmesi" amacıyla aktarılan oylardır. Benim katıldığım seçim çalışmalarında bu düşüncenin hatırı sayılır oranda örneğini gördük.
Üçüncüsü: Ama bütün bunlara rağmen bilinmelidir ki HDP’nin aldığı oyların büyük çoğunluğu, HDP bileşenlerinin birlikte ürettiği oylardır.
Şimdi, HDP’yi bölmek için "Kürtler - marjinaller" ya da "sosyalistler - İslamcılar" gibi, gerçekte ‘çoğulculuğu oluşturan kimlikleri’ birbirine karşı kışkırtma yöntemi yeniden gündemdedir. Oysa HDP’nin çok kimlikli yapılarla oluşturduğu çoğulcu yapısının bütününü ifade eden bir ortak kimlik tanımı da vardır.
Ve biliyoruz ki, HDP Osmanlı oyunlarını boşa çıkarma yeteneğine yeterince sahiptir.