İşin başında AKP kurucuları "Millet devlet için değil, devlet millet içindir" der ve CHP'nin tek parti diktasını suçlarlardı. Çünkü, AKP'lilere göre CHP tek parti diktası "Millet devlet içindir" kafasında olduğu için bir vesayet rejimi oluşturmuştu. AKP ise bu vesayete son verecek ve önce insan diyerek ileri demokrasi kuracaktı. "İnsanı yücelt ki devlet yücelsin" anlayışını benimsediklerini iddia ediyorlardı. Bugün gelinen noktaya bakarsak tam bir hüsranla karşı karşıyayız. Bugün AKP diktası devrinde, insan yücelmek bir yana sıfırın altına düşmüştür.

Demokrasinin birinci maddesi "Herkese yaşama hakkı ve güvencesi"dir.

Bugün bırakalım yaşama hakkı ve güvencesini, ölme ve istediği gibi gömülme hakkı bile yoktur. İnsanlar, devlet tarafından paramparça edilerek katledilen ölülerini çöplüklerde, hafriyatlar arasında arıyorlar. Bir cenaze parçası bulabilirse DNA testleriyle sahiplerini arıyorlar.

Demokrasinin ikinci maddesi ise herkesin düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüğüdür. Bunu temeli de basın özgürlüğü, haber ve bilgiyi yayma ve onlara ulaşma özgürlüğü, siyasi parti kurma, genel ve eşit oya dayalı seçme-seçilme özgürlüğüdür.

Bugün Erdoğan'ı ve tek adam diktasını övme "özgürlüğünü" kullanmak zorunda olan bir basın-medya alemi var. Muhalif basın her türlü baskıyla susturulmuş durumdadır. Özgür basın ağır bedeller pahasına bir kaç gazete ve internet sitesine sıkışmış durumdadır. Yüzlerce gazete ve TV var ama bunlarda diktatörlüğün hoşuna gitmeyen hiç bir haber çıkmaz. Ne Sur, Cizre ve Nusaybin'de yapılan katliamlardan, ne de Zerrab ve AKP çetesinin hırsızlıklarından söz ederler. Hatta, İstanbul'da toplanan BM İnsani Zirvesi hakkında tek söyledikleri Erdoğan'ın kara mizah örneği olan açılış konuşmasıdır. Bu zirvenin aldığı ve TC devletinin altına imza atmadığı kararları da bildirmezler, hiç kimsenin haberi yoktur.

Bu dikta rejimine açıkça itiraz eden tek siyasi parti HDP'dir.

AKP ve MHP'yi tamamen kontrol eden, CHP'yi ise "Anayasaya aykırı ama evet" dedirterek etkisiz hale getiren diktatörün hedefinde HDP vardır. Bu amaçla 7 Haziran seçimlerini geçersiz ilan edip 1 Kasım seçimlerini yaptırmıştır. Ama gene de HDP'nin barajı aşmasını ve mecliste 3. parti olmasını engelleyememiştir. Bu nedenle dokunulmazlıkların kaldırılması yoluyla HDP'yi fiilen etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Sadece bu kadar olsa gene de iyi. AKP çetesi bir yandan mecliste HDP'lileri linç ederken, bir yandan da HDP'ye yüzde 70-90 arası oy veren şehirleri yakıp yıkıyor. Halk verdiği oydan ötürü katledilerek, göçertilerek, malları gasp edilerek cezalandırılıyor. Bu kadarını ne CHP'nin tek parti diktası, ne de 12 Eylül faşist darbesi yapmıştı.

AKP diktası resmen halkın seçme ve seçilme hakkını, eşit ve genel oy hakkını ortadan kaldırıyor. MHP'nin ve CHP merkezinin bu diktaya "önce devlet" gerekçesiyle evet demesi bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Onları darbenin utanmaz suç ortağı yapar.

İşin daha da trajik yanı, Erdoğan bütün bunları "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" adına yaptığını söylüyor. Darbeye karşı direnen halka cop sallıyor, kurşun ve biber gazı sıkıyor. Soma'da ölen maden işçilerinin ailelerine tekme, Kürt şehirlerine bomba, top atıyor. Zonguldak maden işçilerini de yerin altına mahkum ediyor.

Çevremize ve yakın geçmişimize bir bakalım. Böyle zulümle, katliamlarla, bölünmez bütünlük falan olur mu? Zaten böyle yaparak memleketi kana bulayıp bin bir parçaya böldüler.

Türkiye birçok farklılığı barındırıyor. Bu farklılıklar eşit-özgür bir yaşam güvencesine kavuşabilirse birlik, bütünlüğe dayalı yeni bir yaşam olur. Yoksa zaten paramparça olmuş Türkiye'yi hiç bir güç bir arada tutamaz. Hiç bir devlet kendisine göre bir millet bulamaz ama her millet kendisine göre bir devlet kurar.

Bu nedenle diyoruz ki, artık Kürt sorunu yoktur. Aslında beyni felç edilerek tekçi diktayı destekleyen ya da onun iğvasına kapılmış olan milyonlarca Türk'ü kapsayan bir Türk sorunu vardır. Türkiye'nin birçok sorunu var ama en önemlisi bu "Türk sorunu"dur.

Tekçi, nasırlaşmış, kangrenleşmiş "Türk sorunu" çözülmeden hiç bir sorun çözülemez.