Eskiler fasit daire derdi. Şimdilerde kısır döngü deniyor.
İşin başında, birinci mecliste Kürdistan mebusu, Lazistan mebusu, özerklik vaadleriyle başladık. Kısa bir süre sonra "İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" sloganıyla betonlandık. Uzun yılların direnişleri sonucu beton bile çatladı. Ama hala "TEK, TEK, TEK....." diye tekleyip duruyoruz.
"Federasyonu da tartışabiliriz"i unuttuk, özyönetimler bile katliam gerekçesi oldu.
"Kürt realitesini tanıyoruz", "Kürt sorunu en başta benim sorunumdur" deniyordu, "Ne sorunu yaa?" diyorlar artık. Şehirleri yakıp yıkıyorlar. Cenazeler parça parça çöplüklerden çıkıyor.
Çözüm sürecine karşı çıkmak en büyük hainlik ve kandan beslenmek sayılıyordu. Şimdi "Ne çözümü ya? Sorun yok, masa yok, görüşme yok" deniyor. Döndük gene şehitler edebiyatına ve "En son terörist yok olana kadar.." zalimliğine.
"AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer" sözünü hatırlıyor musunuz? Şimdi, ne AB'den ne de Kopenhag kriterlerinden söz eden kaldı. Diyarbakır semalarından uçaklar, helikopterler, yollarından ise tanklar, panzerler ve katliamcı özel timler geçiyor.
"Vesayete son verdik, artık atanmışlar değil seçilmişler yönetecek" deniyordu. Atanmış bürokratlar TBMM'de milletvekillerine saldırıyor. Bu da yetmiyor, mecliste milletvekilleri linç ediliyor. "Yüce Meclis" denirdi ama yüce meclisin birbirini boğazlamaması için vekilden çok sivil polis getirilip güvenlik(!) sağlanıyor. Kendi üyelerini linç etmeye ve meclisten atmaya kalkışan bir meclis, kendi güvenliğini sağlayamayan bir meclis halkın sorunlarını çözebilir mi?
Açık ki, AKP çetesi meclisi çoktan gözden çıkarmış ve darbe rejiminin asma yaprağı rolüne razı olmuştur. Kenan Evren'in Danışma Meclisi bile daha kişilikli ve etkiliydi.
Eski TİP döneminde de, HEP döneminde de muhalif vekillerin mecliste bulunması hep tehlike olarak görülmüş ve öldürmeye kadar varan saldırılarla bu partiler meclisten atılmıştır. Atıldı da ne oldu? Memleket mi kurtuldu? Hayır, siyaseti kilitlemenin ve siyasi platformu kapatmanın sonucu savaşın ve darbelerin yolu açıldı.
93 konseptini dayatan faşist çete önünde HEP'i engel olarak gördüğü için 2 Mart 1994'teki darbeyle saldırıya oradan başlamıştı. Erdoğan-AKP çetesi de HDP'yi diktalarının önünde engel olarak görüyorlar. HDP'nin kurulması ve kısa sürede geniş bir kitlenin desteğini alması, güçlü bir biçimde meclise girmesi siyasi çözüm yolunun açılması içindi. Erdoğan ve AKP çetesi HDP'lileri meclisten atmak ve zindana tıkmak istiyor. Erdoğan ve AKP çetesi siyasi çözümü değil, yurtta ve dünyada savaşı; demokrasiyi değil, faşist darbeyi ve yeni bir soykırımı tercih etmiştir. Bu nedenle sadece Kürdistan halkına değil, muhalif olan herkese saldırmaktadır. Ülke sorunları hakkında görüşlerini açıklayan akademisyenler, gazeteciler, maça gelen Amed Spor yöneticileri ve sporcuları, muhalif olan herkes tehlike olarak görülmekte ve ezilmek istenmektedir. Bu uğursuz savaşta MHP ve bazı CHP'liler de, Perinçek gibi sahte solcu faşistler de Erdoğan darbesinin arkasındadır. Türkiye bu kısır döngü içinde yuvarlanıp durmaktadır. Ne var ki bu durum toplumu çürütmekte, maddi ve manevi kayıplar hızla büyümektedir. Bu uğursuz, kanlı savaş cephesini durdurmak ve dağıtmak acil bir görev haline gelmiştir. Bu görevi işçi sınıfı ve tüm ezilenler birleşerek başarıyla yerine getirebilir.
1 Mayıs kutlamaları bu nedenle de çok önem kazanmıştır. 1 Mayıs sadece bir anma-kutlama günü değil, acil istemler uğruna Birlik-Mücadele-Dayanışma günü olduğu için, 2016 1 Mayıs'ı tarihi bir öneme sahiptir.
1 Mayıs 1977'de Taksim meydanını kana bulayan katliamcı kontrgerilla çeteleri 12 Eylül 1980 faşist Evren darbesinin yolunu döşemişlerdi.
1 Mayıs 2016'da meydanları zapt edecek olan işçiler ve emekçiler Erdoğan'ın faşist darbesine, savaş cephesine dur diyebilir ve faşist darbecileri bozguna uğratabilir.
1 Mayıs 2016, sadece işçilerin ve emekçilerin değil, tüm ezilenlerin ve faşist darbeye karşı olan tüm demokratların, yurtseverlerin de Birlik-Dayanışma ve Mücadele günü olmalıdır.
Bijî 1 Gûlan!
Yaşasın 1 Mayıs!