HDP İstanbul İl kongresi toplandı geçen pazar. Yeni yönetimi belirlemenin dışında, sonuç beklentileri karşılamaktan hayli uzaktı ne yazık ki...
Kongre hazırlıkları sırasında tanık olduğum o heyecanlı telaş beni de sarmıştı. Kongre günü salona giderken hissettiklerim ise heyecanımda haksız olmadığımın ispatıydı sanki; İndiğim Metrobüs durağından Kongre salonu tarafındaki çıkışa yöneldikten kısa bir süre sonra, önümde ardımda yürüyen pek çok insanın oraya gittiğine kuşkum kalmamıştı. Gerek yürüyüşlerindeki o eyleme giderkenki kararlılık ve geç kalma telaşı, gerek kulağıma çalınan Kürtçe konuşmalar ya da Ataköy'ün elit sakinlerinde olmayan şiveli konuşmalar emin olmamı sağlamıştı. İndiğimiz duraktan spor salonuna yaklaşık on beş dakikalık yürüme yolu vardı. Neredeyse tamamımız ilk defa yürüyorduk o yolu ama birbirini tanımayan onca insan aynı yere gittiğimizden emin adımlarla, birbirimizi takip ederek vardık salona. Kimse kimseye bir şey sormadan, kimse kimseye bakmadan. Sanki görünmeyen bir enerji alanındaydık.
Salon dışında ciddi bir kalabalık vardı ve loş ışık altında girdiğim salonda oturmak için bulduğum yer sahnenin tam karşısındaydı. Müzik grubu sahnedeydi ve coşkulu şarkılar doldurmuştu salonu. Nihayet müzik bittiğinde salon aydınlandı. Yanımdaki arkadaş salonun boş yerlerine bakıp isyanla bir şeyler söyledi, ağladı ağlayacak. Salon için 22.500 kişilik diyordu internette ve yarısı doluydu sadece. İlk konuşmayı Eşbaşkan Selahattin Demirtaş'ın yapacağı duyurulduktan sonra salon biraz daha kalabalıklaştı. Belli ki dışarıda bekleyenler salona girmişti. Hesapladık, kötümser olmayan tahmin yaklaşık 15 bin kişinin katıldığını gösteriyordu.
Salonda en çok alkışı Abdullah Öcalan aldı. Hem de her defasında. En kararlı sloganlar onun için atıldı. Selahattin Demirtaş'a gösterilen ilgi de dikkate değerdi. Hem alkışlarla, hem "en büyük başkan bizim başkan" tezahüratlarıyla yaptı konuşmasını. Uzun bir konuşmaydı. Kürtlerin tarihini anlattı bir bir. Salondaki pankartlarla ortaya konan "ortak vatan birlikte yaşam" vurgusu vardı konuşmasında. Perspektif olarak da önerisi buydu anlaşılan o ki.
Salonda Türk bayrağı da, Öcalan'ın posteri de, Türkiye sosyalist hareketinin önderlerinin fotoğrafları da, barış ve demokrasiyi ve Cerattepe’yi hatırlatan pankartlar da vardı. Türkiyelilik iddiasına ve barış talebine cevap gibiydi salonun görünümü. Demirtaş'ın barış vurgusu yaptığı konuşmasını da dikkatle dinledi salondakiler ama alışıldık barış sloganları neredeyse hiç duyulmadı. Hatta kimi izleyiciler kendi aralarında barışa inançlarının kalmadığı yönünde kritik yapıyorlardı duyulur bir sesle...
Bu kongre için çok şey söylenebilir illa ki. Salon hazırlığından, toplantının idaresine kadar eksikliklerden de söz edebiliriz. Ancak en önemlisi ve şaşırtıcı olanı kongre hazırlığı sırasında hatta gelirken var olan enerjinin salona yansımamış olmasıydı. Salonda, kendisinin olana sahip çıkma halleri ve merak hissediliyordu daha çok. Ve öte yandan, herkes titiz bir gözlemciydi.
Gün sonunda; bu kongrenin yeni yönetim belirlemekten öte; olan bitene, kırılan umutlara, dökülen kanlara, nasıl ayağa kalkacağımıza, ne yana yürüyeceğimize dair yeni bir şey söylemesi yönündeki beklenti karşılık bulmadı. Ne derece olanaklıydı tartışılabilir elbet, ancak Kongre hem bu ruhtan hem bu içerikten yoksun bitti.
İstanbul kongresi olanın fotoğrafını verdi esas olarak. HDP'nin çok zor bir süreçte olduğunu gösterdi. Bir yanda maruz kaldığı siyasi kıyımın yarattığı zorluklar, bir yanda üzerinde yükseldiği barış ve demokrasi talebinin devlet terörü ile imkansızlaştırılması ve parti tabanında barışa inancın neredeyse yitirilmiş olması nedeniyle, dilde bile tabanla ortaklaşmanın zorlukları çıktı ortaya. Bir de parti tabanının HDP'den halen vazgeçmediğini ve HDP’nin de bu umuda cevap üretmesi gerektiğini gösterdi.