Hendek arkası II. BÖLÜM


Nusaybin’de direnişe hazırlık döneminde yaşanan kimi mağduriyetler, halkın ilk etapta ne olup bittiğini anlamaması, önünü görememesi ve hendeğin ardında öz yönetim talebinin olduğunun tam kavranmaması, bazı soru işaretlerine de yol açmış elbette. Bunun yanına AKP’nin medyası ve yerel kurumlarıyla yürüttüğü karşıt propaganda eklenmiş. Fakat devlet saldırılarının mahiyetinin ve direnişin gücünün anlaşılması, soru işaretlerini de ortadan kaldırmış.

Sokağa çıkma yasağının ilk günlerinde devlet, çok kapsamlı bir saldırı başlatmış. Tankıyla, topuyla, bombaatarıyla, zırhlı aracıyla, adeta bir şok saldırısı... Korku ve panik yaratmak için saldırı sırasında her gün yüzlerce ses bombası da atmış. Saldırı altındaki mahallede yaşayan Hayrettin isimli bir yurttaşın, “Öyle bir saldırı oldu ki, evden çıkmadan önce, ‘Heralde bizim evden başka mahallede hiçbir ev ayakta kalmadı’ diye düşünüyorduk” sözleri, saldırının boyutunu gözler önüne seriyor.

Saldırı sırasında yüksek binalar ve minarelere yerleştirilen devletin keskin nişancılarının ilk hedeflerinden biri de evlerin damındaki su depoları olmuş. Abluka altındaki mahallelerde halk, vahşi saldırıların yanı sıra susuzluk ve açlıkla da yıldırılmak istenmiş.

Yine Nusaybinliler, Kürt düşmanı çetelerden müteşekkil keskin nişancıların sokağa çıkma yasağı olmayan mahallelerde de insan avcılığı yaptığını anlatıyor. Evinin merdiveninde, avluda, motosikletiyle seyir halinde... Günlük hayatını sürdürürken kurşunların hedefi olan çok sayıda insan var.


Sızma harekatı ve göğüs göğüse çarpışma

Nusaybinliler, mahallelere her türlü zırhlı araçla giremeyen AKP/devlet güçlerinin birkaç kez de sızma girişiminde bulunduğunu ama her seferinde püskürtüldüklerini anlatıyor. Özellikle direnişin ilk günlerinde Türk devlet güçleri, büyük bir güç yığarak akşam saatlerinde kentin kuzeyindeki Weysîkê bölgesinden barikatların ardına sızmaya çalışmış, ancak büyük bir direnişle karşılaşmış. Halkın direnişi, devlet güçlerini Bahçebaşı köyü yakınlarına (yaklaşık 4 kilometre uzağa) kadar sürmüş.

Nusaybin’de devlet, hem direniş bölgesindeki durumu öğrenmek hem de karşı propaganda yapmak için değişik yöntemler denemiş; ancak tamamı boşa çıkarılmış. Mesela direnişin sürdüğü mahallelere yakın bazı evlere, sivil giyimli uzman çavuşlar yerleştirilmiş. Fakat bunlar kısa sürede deşifre edilip hedef olunca bu taktikten vazgeçilmiş.

Yine elektrik ve su dağıtım/onarım şirketi veya ambulans lazım olduğunda sivil polisler ve istihbaratçılar mahalleye şoför, sağlıkçı veya tamirci gibi kılıklarla girme teşebbüsünde bulunmuş, bu da engellenmiş. Bu girişim ardından mahalleye Karargah’tan izinle girilmesi şartı konulmuş. Gelen ekiplerin üstü ve araçları da direnişçiler tarafından aranıyor.


Son teknolojiye karşı insan iradesi

Direnişin sürdüğü mahallelerin çevresinde zırhlı araç birlikleriyle konumlanmış devlet güçleri, son teknolojiyi kullanıyor. Isıya ve harekete duyarlı cihazlarla donatılmış zırhlı araçlar, direniş alanındaki hareketli her nesneye ateş etmeye programlı halde bekliyor. 

Fakat gelin görün ki, iki kez ilan edilen ve 20 gün kadar süren sokağa çıkma yasakları boyunca devlet, tüm imkanlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen ancak bir sokağın girişine 70 metre kadar girebilmiş, kısa süre sonraysa çekilmek zorunda kalmış.

Gençlerin direnişinin son teknolojiyle donatılmış Türk işgal güçleri tarafından kırılamaması, tek bir sokağın bile devlet güçlerine teslim edilmemesi, daha önce direnişe şüpheyle yaklaşanların da sempati ve övgüyle bahsetmesini sağlamış. Görülüyor ki, halk direnişin gücüne inanıyor, güveniyor. Daha önce şikayet edenler bile şikayetlerini artık gülerek anlatıyor.

Mesela Şükrü, daha önce direnişi küçümseyenlerden biri... Şimdiyse bir taziye evinde şunları söylüyor: “Şeyh Said yanına onlarca Kürt aşiretini alıp ayaklandığında devlet bu kadar imkana sahip değildi, ama yine de on binlerce kişilik serhildan iki ay direnebildi. Küçümsediğimiz bu gençler ise devlete kök söktürüyor.”

“Bir ay önce böyle demiyordun ama” diye gülerek takılıyor birkaç kişi. Şükrü, bir kez daha alıyor sözü: “Birkaç maceracı genç bizi felekate sürüklüyor diye düşündüm. İtiraf edelim, çoğumuz öyle düşündük. Devletin topu, tankı, özel harekatçısı, ordusu var. Bunlar bir yolunu bulup kaçacak, olan da bize olacak diye korktuk. Ama helal olsun, bir sokağı bile bırakmadılar.”


Korkuyu aşmak

Önyargılar yerini hakkını teslim etmeye, sempatiye, övgüye ve sahiplenmeye bırakmış yavaş yavaş. Nusaybin ve Amed’de bulunduğum on günlük süre içinde, yaşanan saldırının şiddetine rağmen halktaki soğukkanlılık çok ilgimi çekti. Evet, herkes ihtiyatlı; mesela geceleri biraz daha erken evlerine çekiliyorlar. Ama insanların gözünde korkunun en ufak belirtisini görmedim. Tersine, şairin dediği gibi “kurşun gibi ağır” olan atmosferde insanların yüzünün güldüğünü; ölümle, saldırıyla, keskin nişancıyla, tankla, bombayla alay ettiklerini; en trajik olanı dahi gülme sebebi yapabildiklerini gördüm; çelikleşmiş bir halk iradesi gördüm. 

Elbette kafalardaki soruların tümü netleşmemiş durumda. Öz yönetim halen anlaşılmamış. Ama fedakarlıklar ve direniş, sahiplenmeyi de beraberinde getirmiş. Bu sahiplenmeyle birlikte Kürt’ün yeni yaşam projesini anlatmanın, kavramanın ve halkı buna dahil etmenin zemini de sağlamlaşmış durumda. 


Ma insan ji dijminê xwe ditirse?


Fırat Mahallesi, direnişin başladığı günlerde özel harekatçılara ait bir zırhlı aracın havaya uçurulduğu Ahmet Kaya Köprüsü’nün olduğu mahalle. Köprünün ortasında bir buçuk metre çapında bir delik açılmış. Mahalle tarafında ise yanmış bir tanker barikat olarak kullanılıyor. Tankerin hemen yanında kilit taşıyla döşenmiş barikatlar var.

Ahmet Kaya Köprüsü, Şirin Sokak’a açılıyor. Şirin Sokak ise Nusaybin’in direniş sembolü. Kobanê’yi sahiplenme eylemlerinin yapıldığı dönemde gençlerin duvara yazdığı, “Tüm Kürdistan sömürgecilere karşı direnir, ama Şirin Sokak savaşır” sloganının hakkını veren yerden bahsediyorum. 

Ahmet Kaya Köprüsü’ne varınca heyecanlandığımı hissediyorum. Fotoğraf çekmeye başlayınca bastonuna dayana dayana köprüden mahalleye doğru ağır adımlarla ilerleyen yaşlı bir adam, “Buradan fotoğraf çekmek kolay, varsa cesaretin avluya gir” diyor gülerek. Avludan kasıt brandanın arkası; yani Şirin Sokak ile başlayan Fırat Mahallesi... Köprüdeki patlama ve delik deşik olmuş tanker hakkında biraz sohbet ettikten sonra yaşlı amcayla bu kez “avluda” karşılaşıyoruz. “Dost ziyaretçileri” görmenin verdiği hoşnutlukla gülerek bizi tekrar selamlıyor. 


Labirent gibi

Hoca olarak tanınan yanımdaki arkadaş, “Karargah’a geçelim. Hem sohbet ederiz hem dolaşmak, fotoğraf çekmek için onaylarını tekrar alırız” deyince Karargah olarak adlandırılan idari binaya doğru yürüyoruz. Yağan yağmurdan dolayı suyla dolmuş hendeklerin kenarından ve bir insanın geçebileceği genişlikte barikatların kenarında oluşturulan geçitlerden ilerliyoruz. 

Mahallede dükkanlar açık, caddeler kalabalık, alışveriş yapanlar ve oynayan çocuklar, olağan bir yaşamın sürdüğü izlenimini veriyor.  


Karargah ziyareti

Labirente dönüştürülmüş mahallede bir müddet ilerledikten sonra bize öncülük eden arkadaş bir avluya yöneliyor. Son yılların en soğuk kış mevsimi yaşandığı halde kalabalık bir grup avluda çember oluşturarak oturmuş. Tahta ayaklar üzerine monte edilmiş tenekelerden oluşan iki-üç metre uzunluğunda bir mangalın etrafında toplanmış herkes. Üzerinde kararmış bir çaydanlıkta çay demleniyor; etrafında koyu bir sohbet devam ediyor.

Kimler yok ki? Gençler, yaşlı kadınlar, YPS’liler... İçeriye girince hepsi ayağa kalktı, selamlaştık. Sonra çemberi biraz daha genişleterek bizim için de sandalyeler eklediler ve biz de ateşin etrafında yerimizi aldık, avcumuzu ateşe uzattık.

Bir yandan yaşananları konuşuyoruz, diğer yandan ise işlerin aksamadan ilerlemesi için planlamalar devam ediyor. Karargahın idaresinde olduğu anlaşılan kişi, sohbet arasında bazen kalkıp kısa görüşmeler yaparak geri dönüyor.

Bu sırada en fazla görülmeye değer tablo, anaların, yaşlı kadınların Karargah’a girmesiyle oluşuyor. Analar herkesi tek tek kucaklıyor, öpüyor. Bedel ödeyenleri, direnenleri, analar bağrına basıyor.

Yasağın sürdüğü dönemlerde kendiliğinden oluşan bir dayanışma ruhu giderek gelişmiş Nusaybin’de. Mevzilerde, barikatlarda direnen gençlerin ihtiyaçları için halk seferber olmuş. Herkes gücü yettiğinde katkı sunuyor. Bütün ihtiyaçlar, ortak emekle karşılanıyor.

Bir süre sohbet ettikten sonra, direnişin öncü isimlerinden Bagok, bazı şerhlerle birlikte, direniş alanlarını gezebileceğimizi ve fotoğraf çekebileceğimizi söylüyor. Karargah’tan ayrılıp gezimize devam ediyoruz.

Hendekler, barikatlar ve koridorlar arasında gezerek mahallenin öbür ucuna, yani Türk devlet güçlerinin iki yüz metre yakınına kadar ilerledik. Her bir adımda gözümüzde Kobanê’nin fotoğrafları canlandı. 


Direnişin çocukları: İnsan düşmanından korkar mı?

Başka bir güzergahtan başladığımız noktaya doğru dönerken, kendilerini bilye oyununa kaptırmış çocuklarla karşılaştık. Atış sırası gelen çocuk sağdan ikinci bilyeye isabet ettirdi, sevinç çığlıkları arasında bilyelerini cebine yerleştirdi. Yaklaşmamızla ise işler değişti: Sakinleşip ciddileştiler ve diğer oyuna, “direniş oyununa” döndüler. Zafer işaretleri, sloganlar arka arkaya geliyor. 

Biraz takılıyorum onlara: “Bu kadar şey varken oyun mu oynanır? Korkmuyor musunuz?”

En küçükleri fırlıyor aradan: Ma insan ji dijminê xwe ditirse? (İnsan düşmanından korkar mı?)

Peki ne yapar?

Devam ediyor: Em ji dijminê xwe natirsin, em bi wan re şer dikin. Niha şer nîne em ji xwe re dileyizin. (Biz düşmanımızdan korkmuyoruz, onlarla savaşıyoruz. Şu anda çatışma yok, biz de oynuyoruz.)

Hemen ardından hep birlikte başlıyorlar slogan atmaya: Bijî berxwedana Nisêbînê!


Her şeyi çek!

Çocuklardan ayrılıp gezimize devam ediyoruz. Öncülük eden arkadaş, Şirin Sokak’ın öbür ucuna getiriyor bizi. Tüm sokağı, duvarlardaki sloganları okuya okuya geçiyoruz. Duvarlar, AKP ve çeteleriyle alay eden son derece yaratıcı sloganlarla süslenmiş durumda. Bunların yanında direniş şehitlerinin isimleri ve onların adıyla kurulmuş birliklerin ilanı bulunuyor.

Fotoğraf çekmeye devam ederken yanından geçtiğim orta yaşlı bir adam yaklaşıyor: “Fotoğrafı çekilecek dünya kadar şey var. Burda yaşananlar tüm dünyaya yeter! Her duvar, her hendek, her yıkıntı, her kurşun izi, her barikat, her çocuk, her kadın ve her parke taşı bu destanın kahramanı. Her şeyi çekin, herkes her şeyi kaydetsin. Bu vahşet belgelensin. Bizden sonraki nesiller de bunları görsün ki asla unutulmasın.”


Hiç kesilmeyen çatışmalar

Direniş, sadece sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde ortaya çıkan bir durum değil. Nusaybin’in farklı yerlerinde çatışmalar, sokağa çıkma yasağı olmayan zamanlarda da yer yer yaşanmaya devam ediyor. Silah ve bomba sesleri, artık günlük yaşamın parçası.

Yasak kalktığında ilkin hendeklerin, barikatların kaldırılacağını bekleyen insanlar, ele geçen en küçük fırsatta yeni sokakların direniş alanlarına eklendiğini yeni hendeklerin, barikatların yapıldığını görünce işin ciddiyetini kavramış. 

Rojava sınırına konumlanan Nusaybin ve sınırın öbür tarafında olan Qamişlo, tek bir şehir gibi görünür uzaktan. Daha önceleri Nusaybin halkının Qamişlo ile dayanışmasını engellemek için sınır hattında açılan hendek ve örülen duvar, bu sefer Qamişlo’nun Nusaybin ile dayanışmasını engellemek için derinleştirmeye ve inşa etmeye devam ediyor. Nusaybin’in direnişine patlayan bomba ve silah seslerine sık sık Qamişlo ve köylerinde sınıra yürüyenlerin sloganları karışıyormuş. 


Rojava-Bakur arasına duvar

AKP devleti de Nusaybin’den doğuya, yani Cizre tarafına doğru 4 metre derin ve 5 metre genişliğinde kazdığı hendekleri ilçenin 10 kilometre dışına kadar kazmış ve mayın tarlasındaki hendek çalışması devam ediyordu. Yine şehir merkezinde 2,5 metre yüksekliğinde, üzerine de dikenli teller örülen duvarlar yapılmış. Kürtlerin dayanışması ve birliğini bu yöntemle engellemeye çalışan AKP, aynı zamanda sınır hattını devlet denetiminde kaçakçılık merkezi haline getirmiş. Görgü tanıkları devlet güçlerinin denetimindeki TIR’larla sigara kaçakçılığı yapıldığını anlatıyordu. Anlatımlardan anlaşılan ise yapılanın sadece sigara kaçakçılığı olmadığı...


AZİZ OÐUR


YARIN:

* Nusaybin’de göç var mı?

 Krizi fırsata çevirenler

 ‘Makul Kürtlerin’ propagandaları

 Direnişin öncülerinden Bagok’la söyleşi