Dışarıdan bakan herhangi bir gözlemci, AKP’nin 1 Kasım seçim başarısı ve HDP’nin oy oranı düşse de barajı aşmış olması üzerinden neden müzakere masasına oturmak yerine, AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlü olduğu ilçelerde aralıksız bir şekilde halka yönelik saldırılar düzenlediğini anlamayabilir. Bunun birkaç sebebi var.
Birincisi, 7 Haziran sonrasında Erdoğan savaş bloğunu kurarken devlet-içi yeni ittifaklarına Kürtlere yönelik askeri operasyonları kısa süreliğine değil orta vadede sürdürme sözü verdi. Bu sözü tutuyor. İkincisi, yaşanan çatışmalar Türkiye ve Kuzey Kürdistan denklemi ile ilgili olduğu kadar Suriye ve Rojava eksenli başladı ve o şekilde sürüyor. Cerablus’un alınmasını engellemek, pek alıcısı olmasa da YPG’yi kriminalize eden bir dil kullanabilmek adına Erdoğan PKK ile savaşılmasını bir mecburiyet hali olarak görüyor. Henüz nasıl olacağına ilişkin net bir resim bulunmayan Suriye’ye ABD-AKP müdahalesi söz konusu olursa, PKK’yi Kuzey’de tecrit etmenin yolu olarak da Erdoğan askeri operasyonları sürdürmeyi ön görüyor. Üçüncüsü, Erdoğan, çatışmasızlık ve yeniden müzakere masasına oturma bir ihtimal olarak belirirse, devlet terörünü sürdürmenin elindeki en önemli kart olduğunu düşünüyor. Tüm bu belirsizlikler içinde sorulması gereken soru şu: Kürtler için bu belirsizliklerle dolu süreçte ne gibi imkanlar ve sıkıntılar söz konusu olabilir?
Genç, yaşlı ve çocuk demeden Özel harekatçıların her gün sivil öldürdüğü bir sürecin sürdürülebilir bir yanı yok. Ve halkta derin bir keder ve suskunluk söz konusu. HDP ve DBP üzerinden kamuoyu oluşturmaya yönelik ciddi bir hamle olmaması bunda önemli bir etken. Ayrıca, DBP ve HDP’nin öz yönetimi gerçek anlamda tartıştırma noktasında yeterli bir performans ortaya koyabildiğini söylemek zor. Karşı taraftan, AKP 1 Kasım özgüveniyle gerçekten de bu abluka siyasetini sürdürebileceğine inanıyor. Bu doğru değil. AKP’nin Rojava/Suriye politikasına ve DBP/HDP’nin yapacağı hamleye bağlı olarak, toplumsal tepkinin ilerleyen zamanlarda zirve yapması söz konusu olabilir. Kürt kentlerinin hemen hepsinde 6-7 Ekim sürecine benzer bir durum gelişirse devletin savaş mangaları geriye dönülmesi imkansız derecede kontrolden çıkabilir. O yüzden, ileriye dönül tefekkür yapabilmek adına hâlihazırda AKP’nin uyguladığı devlet terörü politikasının Kürtler üzerindeki etkilerini de tartmak gerekiyor.
İki temel etki söz konusu. Birincisi, devlet terörü, öz yönetim talebinin bir daha asla vaz geçilmeyecek şekilde Kürt Özgürlük Hareketi’nin kalelerinde halk nezdinde kabul görmesine yol açıyor. Dünyanın hiçbir yerinde, yaşamayı bu kadar imkansız kılan ve sivillerin yaşam hakkını bu kadar umursamayan bir devletin asgari düzeyde dahi olsa meşru bir güç olarak görülmesi mümkün olamaz. Diğer bir deyişle, öz yönetim talebinin meşruiyetini, devlet terörü pratikte Kürtlere gösteriyor. Bunu, HDP seçmenlerinin büyük bir bölümüne genellemek de mümkün. Devlet tüm soruları eledi ve Kürtleri tek bir soruyla baş başa bıraktı: Öz yönetim olmadan, bu şekilde, yaşamak mümkün olabilir mi? İkincisi, devletin abluka altında tuttuğu yaşam alanlarına bakıldığında, buralardan dışarıya görmezden gelinemeyecek bir göç dalgasının olduğu görülüyor. Eğer tüm kurumları ve halkıyla Kürt hareketi Suriçi’nin, Silvan’ın, Cizre’nin, Lice’nin, Nusaybin’in ve diğer ilçelerin maruz kaldığı yıkımı hızlı bir şekilde onarma iradesi ortaya koyabilirse, devlet terörünün orta vadede tamamen ters tepme olasılığı artacak. Ama şu hakikat bariz bir şekilde ortada:
Şimdiye kadarki savaş sürecinden en fazla hangi Kürtlere halel gelmişse yine aynı toplumsal kesimler ateş hattında. Kürtlerin bir bölümü abluka altında işgal hayatı yaşarken geri kalanlarının gündelik hayatlarını öz yönetim hamlesini ileriye taşıyan adımlar atmadan devam ettiriyor olması, direnen Kürtler nezdinde motivasyon kırıcı bir faktör olsa gerek. Bu sebeple, hem devlet terörüne karşı tepki verebilme hem de bir siyasi proje olarak öz yönetimin pozitif anlatabilme işini DBP ve HDP’nin ne kadar iyi yapabileceği oldukça belirleyici bir faktör olacak.
Kuşkusuz, ölüm gibi hiçbir savaş da adil değildir. Ama yine de 7 Haziran’da HDP’ye oy verip 1 Kasım’da AKP’ye dönen yaklaşık 1 milyon seçmene sormak gerekiyor: İstikrar nasıl? Mutlu musunuz?