Silah sesleri ve ölümlerin sebep olduğu çığlıklar aralıksız sürerken AKP’nin başarılı şekilde yürüttüğü muazzam bir perdeleme kampanyası var. Bu kampanya karmaşık değil ama etkili. Temel doktrini şu: Kürt Özgürlük Hareketi’nin ne için mücadele verdiğini kati suretle konuşturmadan sadece ve sadece mücadele yöntemini konuşturmak. Öz-yönetimi değil, hendekleri konuşturmak. Demokratik özerklik projesini değil politik şiddeti konuşturmak. Perdeyle gizlediklerinin yanı sıra perdenin önüne koydukları bir şeyler de var. İddia şu: PKK kurtarılmış bölgeler yaratmaya çalışıyor. Bundan sonrasına AKP’li kalemler ellerini bulaştırmaya dahi gerek görmüyorlar. Onlar adına; AKP’ye muhalif bilinen, taraflara "eşit" mesafedeki, herkesten daha çok hümanist, canı hiç yanmamış olsa da her gün ölen Kürtlerden bile daha çok barış istediğini iddia edenler devreye giriyor. AKP’lilerin yapamadığı bir ustalıkla Kürt meselesini değil şiddet meselesini konuşarak nihayetinde devlet şiddetini meşrulaştırıyorlar. 

İlk ve temel hakikat: Kürt Özgürlük Hareketi kurtarılmış alanlar yaratmaya çalışmıyor. Kürt halkı, kentsel alanlarda devlet şiddetinden korunabileceği alanlar yaratmaya çalışıyor. Saldırı değil, öz savunma yani nefsi müdafaa pozisyonunda. Devlet şiddetini meşrulaştıran hendek erbaplarına soru: İlk hendekler nerede ve ne zaman kazıldı? 6-7 Ekim 2014’teki Kobanê olayları sonrası kitlesel tutuklama kampanyasına karşı koymak adına Cizre’de kazıldı. Müzakereler sonucu hendekler kapatıldığında ne oldu? 12 yaşındaki Nihat Kazanhan oyun oynarken hiç hendek kazılmamış diğer bir mahallede vuruldu. Sonra hendekler yeniden kazıldı. O günden bu yana, Kürtler devlet şiddetinden azade alanlar yaratmayı bir mecburiyet olarak görüyor. Aksi halde AKP’nin siyasi ihtiyaçlarına göre ya sabah karşı ev baskınıyla tutuklanıyorlar ya da sokak ortasında öldürülüyorlar. Öldürülmediklerinde veya tutuklanmadıklarında, gündelik yaşamlarının her anında ‘Türk’ün gücünü göstermek’ isteyenlerce sürekli sembolik ve fiziki şiddete maruz bırakılıyorlar. ‘Bu coğrafi-genelleyen dil doğru değil’ diyecek olanlar da kısmen haklı. Her iktidar gibi AKP de "seçici" davranıyor, karşıtına en güçlü olduğu yerlerde boyun eğdirmeye çalışıyor. Emsal yaratma peşindeler. Temmuz ayından beri, Kürt siyasi hareketinin kalesi olarak gördüğü yaşam alanlarında operasyonlar yapıyorlar. Başarılı olunursa, geriye kalan görece daha apolitik yaşam alanlarındaki Kürtler, kaleler düştüğünde kendiliğinden "uysallaşmış" olacak. 

"Siviller ölmesin ama..." diye başlayıp devlet şiddetini meşrulaştıranların en yüksek sesle konuştukları konu ise PKK’nin politik şiddet eylemleri. Devletin 1984’ten bu yana PKK’yi tasfiye edemediği için Öcalan ile müzakere masasına oturduğu hakikatini konuşmuyorlar bile. PKK’nin şiddetsiz çözüm için 2,5 yıl eylem yapmadığını; müzakere masasını başkan yaptırılmayan Erdoğan’ın devirdiğini de yok sayıyorlar. Halbuki, Kürt Hareketi, 7 Haziran’dan bu yana müzakerelerin durduğu yerden başlayabilmesi adına siyasal-askeri bir konum almış durumda. AKP’nin kendi iktidarı için barış ihtimalini dinamitlemekten asla çekinmeyeceğinin farkında olduğu için de caydırıcılık düzeyinde politik şiddet kullanmaya devam ediyor. PKK eylemlerini, AKP’nin süreci bozmasının bir sonucu değil sebebi olarak görenler haliyle şu sorunun da muhatabı: Bugün PKK silah bıraksa, AKP’nin Kürt meselesinin çözümü için tek adım dahi atacağına inanıyorlar mı? Eğer inanıyorlarsa, Mart 2015’te "Hala bakıyorsunuz, varsa yoksa Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu, artık böyle bir şey yok" diyen bir Erdoğan’a Kürt çocuklarını dahi inandırabilirler mi? İnandıramayacaklarının farkındalar ve AKP’ye nasıl 1 Kasım’ı kazandırmışlarsa şimdi de orta-vadeli dikta hedeflerine şuursuzca tüm kapıları açıyorlar.  

Herhangi bir siyasi-toplumsal hareketin başvurduğu mücadele yöntemini, birincil olarak iktidarın idare ve müdahale biçimi belirler. Polis gösteriye izin vermeyip gaz ve su sıkıyorsa karşılığı taşla olur. Özel Harekat aynısını silahla yapmaya çalışırsa insanlar ya dağılır ya da uğruna canlarını feda edebileceği bir dava görüyorsa gerçekçi yöntemle direnirler. Bugün -ne yazık ki- Ortadoğu’nun hemen yerinde olduğu gibi yaşam hakkı tehdit altındaysa halk silahlanabilir de. Bu sadece Kürt şehirlerinde değil dünyanın her yerinde böyledir. Mücadele vermenin maliyeti artarken direnmek de vazgeçmek de artık bir tercih meselesidir. Kürtler bugün teslim olmayı tercih etmiyor, direnmenin sorumluluğunu üstleniyorlar. Çünkü teslim olmanın çektikleri acıyı daha da uzattığını, barış ihtimalini tamamen belirsiz bir tarihe ertelediğini biliyorlar. Türkiye kamuoyunun büyük bir bölümü bunun farkında değil. Her ay yüzlerce insanın öldürülmesi pahasına, PKK’nin kısa vadede eylem kapasitesine zarar vermenin evla olduğunu düşünüyorlar. 

Kürt Özgürlük Hareketi’ni şiddet eksenli düşünmeye alışmış zihinlerin aklına gelmeyen şu: Ortada bir şiddet örgütü değil siyasi bir proje var ve 5 milyon insan bu projeyi destekliyor. Daha da önemlisi, AKP kendi eliyle, uyguladığı şiddetle, Kürtlere neden kendi kaderlerini tayin etmek zorunda olduklarını etlerinden tırnak kopartarak gösteriyor.