
Türkiye’nin en yüksek katılımlı seçiminin ortaya çıkardığı meclis, bir kişinin, yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ihtirası ve iktidarda kalma hırsı nedeniyle bir hükümet bile kuramadan sona erdirilmiştir. Çok büyük ihtimalle 7 Haziran genel seçimlerinin ortaya çıkardığı meclisin vereceği tek karar sınır ötesi savaş tezkeresini onaylamak olacaktır.
Dört yıl boyunca ülkeyi ve toplumu yönetmek üzere milletten görev ve yetki almış olan en temel siyaset kurumunun bu duruma düşürülmesi kuşkusuz çok önemlidir. Adına erken seçim veya tekrar seçim denen şey bir hikayedir. Mevcut meclis aldığı görevin gereklerini ne kadar yerine getirdi ki, şimdi yeniden meclis oluşturmak için seçime gidiliyor? Buna bir de “Millet iradesinin ortaya çıkartılması” deniyor. Peki 7 Haziran’da ortaya çıkan millet iradesi değil miydi? 7 Haziran seçiminin ortaya çıkardığı iradeye ne oldu?
Derler ya güneş balçıkla sıvanamaz. Gerçeklerin üzeri hiçbir demogoji ile örtülemez. Ortada en üst siyaset kurumunun iflas ettirilmesi ve çalışamaz kılınması gerçeği vardır. 7 Haziran’da seçilen meclisin kapatılarak yeni seçime gidilmesi bu anlama gelmektedir. Bunun da çok açık bir darbe olduğu ortadadır. Zaten darbe denen şey nedir ki! Millet iradesinin yok edilerek yönetime zorla ve hileyle el konulması değil midir? İşte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirdiği tam da bu olmuştur.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir sivil darbe gerçekleştirmiş olduğu konusunda AKP dışındaki herkes hemfikirdir. Hatta buna, 2009’daki birinci darbeden sonra İkinci Tayyip Darbesi diyenler bile vardır. Ve böyle bir darbenin gerçekleşmesine her türlü siyaset yolunu kapatarak sonunda sıkıyönetim çağrısı yapan MHP Lideri Devlet Bahçeli en büyük desteği sunmuştur.
Sonuçta gelinen nokta, 7 Haziran’da seçilen meclis çalışmaya başlamadan hükmü bitmiştir. Yaklaşık üç aydır ülke hükümetsizdir. Seçimde iktidardan düşmüş ve istifa etmiş bir hükümet tarafından yönetilmektedir. Yeni seçim nedeniyle en az iki-üç ay daha halkın iradesine dayanan değil de atanan bir hükümet tarafından yönetilmeye çalışılacaktır. Kısaca yarım yıla yakın bir süre ülke meclissiz ve hükümetsiz kalacaktır.
Peki bu ne demektir? Çok açık ki, millet iradesinin ve yönetim yetkisinin gasp edilmesi demektir. Şimdiye kadar iyi-kötü bir meclis ve hükümet vardı ve toplum sorunlarının çözümünde bunları muhatap görüyordu. Şimdi artık böyle muhatap olacak bir siyasal kurum yoktur. Siyaset kurumu, bir diktatörün “İlle de benim istediğim gibi olacak” dayatması sonucunda yok edilmiştir. Siyaset kurumunun yok edilmesi, aslında demokrasinin tüm kırıntılarıyla birlikte yok edilmesi demektir.
Kuşkusuz böylesi bir durum çok kötü ve de tehlikelidir. Derler ya, kurt bulanık havayı severmiş! Dolayısıyla söz konusu kaos ortamında Devlet Bahçeli gibi kurtların istediklerinin gerçekleşme zemini her zaman vardır. AKP’nin ülkemizi getirdiği nokta işte budur. Tabi böyle bir noktada şimdi yapıldığı gibi oturup ağlamak bir çözüm vermez. Diktatörün istediği tarzda hareket etmek de bir çözüm değildir.
Çözüm için üç temel adım Peki böyle bir durumda ne yapmak gerekir?
Çözüme, üç temel adımdan başlanabilir. Birincisi; özeleştiri yapmaktır. Başta siyasal partiler ve 7 Haziran’da seçilip meclise gönderilen vekiller olmak üzere tüm halk kesimleri, demokratik kurum ve örgütler, aydınlar ve sanatçılar, kadın ve gençlik örgütleri, basın kuruluşları, kısaca hepimiz özeleştiri vermeliyiz. Örgüt ve taktik konusundaki zayıflıklar nedeniyle diktatör karşısında başarısız kaldığımız için özeleştiri vermeliyiz.
Öyle ya, ülke ve toplumun bu hale getirilmesini engelleyemedik. Zamanında demokratik örgütlenme ve birliklerimizi güçlendirerek demokratik siyaseti ülkeye egemen kılamadık. Başkaları yapmasa da özellikle HDP ve bağlı partiler mutlaka özeleştirel bir yaklaşım gösterebilmelidir. Çünkü bundan sonra başarılı olabilmeleri böyle bir özeleştiriye bağlıdır.
İkincisi, Kürt halkının başlattığı demokratik özerkliği geliştirmektir. Çünkü, genel siyaset kurumu iflas ettirilerek ortaya çıkartılan kaos ve çözümsüzlük ortamında tek demokratik çözüm yolu Kürtlerin geliştirdiği çözümdür. Faşist diktatöryal zihniyet tarafından siyaset kurumu adeta darbe ile yok edilirken, demokratik siyaseti var eden ve geliştiren demokratik özerklik çalışmaları olmaktadır. Ülkemizde hem demokrasiyi ve hem de siyaseti var eden ve yaşatan tek uygulama demokratik özerkliktir.
Bunun için, demokratik özerklik çalışmaları üzerinde ne kadar durulsa azdır. Hem şimdiye kadar ilan edilmiş olan demokratik öz yönetimleri güçlendirmek ve hem de benzerlerini ülkemizin her tarafına yaymak gerekir. Bunun için tüm toplumsal kesimler olarak örgütlenmek ve direnmek tek doğru tutumdur. Faşist diktatörlük karşısında demokratik toplumu korumak ve geliştirmek ancak bununla mümkündür.
Yeni muhataplar oluşturulmalı
Üçüncüsü de muhataplık sorununu çözmektir. Kürtler kendi örgütlülükleriyle taraflarını oluşturmuş ve baş müzakereci olarak PKK Lideri Abdullah Öcalan’ı belirleyerek muhataplık sorunlarını çözmüşlerdir. Buna karşılık şimdiye kadar iyi-kötü muhatap olarak siyaset kurumunun görevlendirdiği bir hükümet vardı. Muhataplığı hükümetten çıkartıp meclise taşırmak için çaba harcıyorduk. Şimdi artık ne hükümet ve ne de meclis vardır. Dolayısıyla barış ve demokratik çözümü geliştirebilmek için yeni muhataplar oluşturmak gerekir.
Peki bu yeni muhataplar kim ya da kimler olabilir? Bizce darbecilerle ortadan kaldırdıkları siyaset kurumları dışında kalan devletin ve toplumun diğer tüm kurum ve örgütleri yeni süreçte barış ve demokratik çözümün muhatabı olabilir ve de olmalıdır. Örneğin ordu, polis, işveren örgütleri gibi devlet kurumları ile işçi ve emekçi örgütleri, gençlik ve kadın örgütleri, partiler, sivil toplum örgütleri, barış ve insan hakları savunucuları, tüm demokratik kurum ve kuruluşlar, aydınlar ve sanatçılar, basın, kısaca toplumun tüm örgütlü iradesi bu süreçte kendini barış ve demokratik çözümün muhatabı görmelidir.
Önce bu kesimler kendi iç örgütlülüklerini geliştirmeli ve süreç karşısındaki tutumlarını netleştirmelidirler. Ardından olabildiği kadar barış ve demokrasi ilkeleri temelinde birlikler oluşturmalıdırlar. Ve temsilcilerini seçerek, hem tek tek ve hem de hep birlikte PKK Lideri Abdullah Öcalan’la görüşmek için İmralı’ya gitmelidirler. İmralı’ya gitme ve PKK Lideri ile görüşme tekelini Tayyip Erdoğan’ın elinden almalıdırlar. Barış isteyenlerin hep birlikte İmralı’ya gidişi ancak barışın kapısını açar. Çünkü Kürtlerin on yedi yıldır hep söyledikleri gibi, barışın elçisi İmralı’dadır!