Artık herkesin ruh hali zembereğinden boşaldı. Ölü bedenler, çıplak bedenler, yanmış bedenler… Gözümüzün önünde oluyor her şey, gözlerimizi kapatınca da gitmiyor o görüntüler. Bundan sonra belleklerde ağır bir katliam mührü yer edecek, bu durum vicdanı olan herkesin kaderi… Başka bir görüntüye yer açmak, kafamı başka şeylerle meşgul etmek, okumak- film seyretmek falan gibi havalandırma odaları arıyorum kendime. Boğulmamak için, yutulmamak için.

Bir film koyuyorum ve karşısına geçiyorum. Adı: Yalan Labirenti. 1960’larda 30 yaşlarındaki bir savcının hayatını anlatıyor. Dakka bir gol bir, yeni yetme savcı ağır bir işe soyunuyor. Savaş suçlusu Nazilerin peşine düşüyor. Onların izini tek tek bulmak için hayatını ortaya koyuyor. Kaşarlanmış meslektaşları onunla dalga geçiyor; savaş koşullarında her şey mübah, neyin suçu, kim suçlu ki diye soruyor. Savcı onları tınmıyor. Sekiz bini aşkın dosyanın arasına dalıyor, memleketin siyasi tarihine, tozlu raflar arasında ayıklaya ayıklaya ulaşmaya çalışıyor. O esnada genci-yaşlısı Auschwitz hiç yaşanmamış gibi hayatına devam ediyor (ne kadar tanıdık değil mi?) Nazi olmak bir vatani görevdi algısı milletin kanına işlemiş durumda. 

Genç savcımız küreği biraz derine daldırınca köşedeki pastanecinin, ilkokuldaki öğretmenin ellerindeki kanı farkediyor. Toplama kamplarından kaçanları konuşturmaya çalışıyor, bir kısmı büyük bir suskunlukla, bir kısmı kan kusarak anlatmaya başlıyor. İyiliği, dürüstlüğü, hedefinin peşinden yılmadan gitmesini salık veren babasının da aslında bir Nazi olduğunu öğrenen savcı, bir gün dinlediği hikayelerin ağırlığı altında ezilip haykırıyor; “o kamplarda neler olduğunu öğrenmediğimiz için, o kıyıma ortak olanları, işkencecileri yargılamadığımız için hepimiz Naziyiz”

Kafama vura vura söylüyor bunu genç savcı. İzlediğim şey film değil, burnumun ucundaki kaskatı, sereserpe gerçek! Çıkıyorum evden. Günler öncesinden planlanmış, birbirine benzemeyen, başka başka insanların biraraya gelip oluşturduğu “Barış için Herkes” toplantısına gidiyorum. Akademisyenlerin başlattığı imza kampanyasına destek verenler Şişli Kültür Merkezi’nde toplanacak. İçimden 600 kişilik salonu doldurursak ne âlâ, herkes toplu halde dolaşmaktan bile korkuyor, değil ki toplantıya gelecek diye geçiyor.

Fakat merkezin önüne adımımı attığım anda bir izdihamla karşılaşıyorum. Salonun kapasitesini aşmış bir kalabalık beni bekliyor. İçerde 1500 kişi var. Barış için işsizler, barış için feministler, barış için hukukçular, müzisyenler, tiyatrocular, edebiyatçılar, rehberler, turizmciler, taraftarlar, sinemacılar, gazeteciler… Hınca hınç dolu salon. Herkes hep bir ağızdan barış için ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya gelmiş. Gelemeyenler de taa uzaktan ses veriyor: Chomsky; “IŞİD ve Türkiye’nin iş birliğini gözler önüne seren ve barış bildirisini imzalayan akademisyenleri destekliyorum” diyor. Barış için Kadın Girişimi Üyesi Nükhet Sirman, “Biz kadınlar olarak, erkekliğin bu kadar gaddar olmaması, sevmenin ölüm getirmemesi için barış istiyoruz. Ölümden değil, yaşamdan yana olduğumuz böylesine erkekliği durdurmak için barış istiyoruz” diyerek, savaşın sadece erkle değil, erkeklikle de ilgisine değiniyor...

Arkamda kalabalığı bırakıp evin yolunu tutuyorum gene. Kafamdaki sesler aynı labirentte yer değiştiriyor boyuna; “Hepimiz Naziyiz” “Barış için Herkes”… Bu savaşa sessiz kalmakla, toplanıp ses çıkarmak arasındaki sıratta adım atmaya çalışıyorum. Evde yeniden bilgisayar başına geçiyorum. Bu kez ekranda yarısı blurlanmış, iki çıplak kadın cesedi… Azıcık umutlanmak bile fazla… Yeniden aynı karanlık kuyuya düşüyorum. Aynı labirentten geçerek… Ses dünyanın bütün duvarlarına çarpa çarpa büyüyor: “Hepimiz Nazi’yiz”