"Her çar perçe" sözünü her duyduğumda, hafızam, bunun ilk çocukluk yıllarıma ait olduğunu söyler bana. Öylesine içime işler ki, sadece coğrafyamızın değil, aslında yüreğimin de dörde bölündüğünü hissederdim hep. Kocaman bir acıyla iç içe geçmiş bir "parçalanmışlık" öyküsü. Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde bugüne kadar eşi benzeri yaşanmamış. İkiye bölünenleri oldu da, kendi ülkesinde, o toprakların ilk yaşayanı, ilk üreteni olup da dört ayrı parçaya bölüneni olmamış burası dışında!

Mahabad an gelmiş Amed olmuş, Qamişlo an gelmiş Hewler olmuş. Şırnak an gelmiş Afrin olmuş, Kobani an gelmiş Urmiye olmuş! Her ne kadar dikenli teller, utanç duvarları da dikilse aralarına; onlar hep "yek"ler aslında; "çar" değil! 1988’lerde Amed sokaklarında Halepçe’den, Enfal’den sığınanları her gördüğümde yine böyle demişim: "dilemin çar perçe"! Polisten ilk işkence görmelerimiz de bugünlere rastlar bizim kuşağın. Halepçe katliamını Kuzey’de protesto etmenin bedeli yeri geldi gözaltında kayıplar oldu, yeri geldi en korkunç işkence sebebi sayıldı. Yol aynı yere çıkıyordu, Kürdün, hangi "parçada" yaşanırsa yaşansın ortak acısına, zulme, haksızlığa karşı direnmesi ve başkaldırmasıydı. Lice’de 9 yaşındaki kızının havan toplarıyla parçalanan cesedini toplayan annenin "Ceylanemin perçe perçe!" diye haykırması gibidir bu ülkenin parçalanması.
Kürdün makus tarihinde böyle her "dört"ün aynı yere çıktığı milyonca örnek olsa gerek! Viyana’nın tanıklığında katledilen Dr.Qasimlo, Berlin’in tanıklığında katledilen Dr.Sadık Şerefkendi’den 20 yıl sonra Paris’in tanıklığında üç kadın devrimcinin –Sakine, Leyla, Rojbîn- katledilmesi, bize reva görülenlerin tekerrürü müdür?
Ya da Seyid Rıza’dan 76 yıl sonra Doğu Kürdistan’da Ferhad, Hebibullah, Şirin, Rıza’nın asılmasının tesadüf olmadığını bilmek için kahin olmak mı gerek? 1990’lı yılların sonlarında Güney’deki Heyva Sor’un hastanelerinde hastalar ve yaralılar nasıl bombalandıysa; şimdi de öyle bir katliam yaşanmakta Kobani’de.
Nasıl ki, Leyla Qasim, Baasçı Saddam tarafından idam sehpasına götürülürken, "siz beni fiziken öldüreceksiniz, ama benim ölümümle bir halk ayağa kalmış olacak!" dediyse, aynı vakurlukla Beritan da ele geçmemek için kendisini uçurumlardan aşağı atarak bir kadın tarihi yazacaktı.
Yani nasıl ki yaşadığı katliam, gördüğü zulüm, maruz kaldığı açlık, sürgün, yoksulluk aynı adresten geliyorduysa, gösterdiği direniş ve onuruna sahip çıkma da aynı direngen ruhtan besleniyordu; bugün de öyledir! Eğer 21 Mart 2013’den beri Kuzey’den cenazeler gelmiyorsa, bu, yine Kürt tarafının onurlu çözümdeki ısrarındandır. Ama şunu da ekleyeyim ki; bu coğrafyaya Rojava’dan cenazeler gelmeye devam etmektedir, sevgili Şervan ise yüzlercenin içinde sadece birdir. Dolayısıyla Rojava ağladıkça nasıl ki Kuzey de gülmeyecekse, Güney için de bu böyledir. Çünkü bizim "çar perçe" öykümüz, bu halkın yazdığı bir yazgı değildir. Dolayısıyla nasıl ki bugün Federal Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Barzani Amed’e gelebiliyorsa, Sayın Öcalan’ın İmralı’da fiziki özgürlüğünden uzak tutulması asla ve asla izah edilebilir bir durum değildir. Bir halk önderini tutsak edip, diğerini törenlerle karşılamanın ne olduğunu anlayabilecek basirettedir Kürtler.
Kürtler artık eski Kürtler değildir.