
Elif FIRAT
Yüzyılların tarihini, kültürünü bağrında biriktiren, Sein Nehri’nin her iki yakasına oturmuş Paris, dışarıdan bakan için görülmesi şart muhteşem eser! Her dilden, her renkten, her ulustan insanın bir arada ama bir o kadar da tek başına kaldığı latincede “Fluetat nec mergitur” -dalgalanır ama batmaz- denilen Paris’in ikinci yüzü ise bilinenin aksine o kadar parlak değildir!
Tarih ve felsefenin merkezi Paris, aynı zamanda yabancılaşmanın tacını kimseye kaptırmaz. Paris denince akla gelen metrolardır. Gün içerisinde adeta 16 metro ve ona bağlanan tren hatlarıyla yeryüzünün tersine yer altından akar. 1900 yıllardan bugüne dakikalar arasında birbirini kovalayan metroların istasyonları, kışın evsiz için ısınacak mekân, yatmak için bir bank, intihar için bir raydır. Bu insanlar iki dakika sonra gelecek metronun işaret tabelası kadar görünür değillerdir. Yanınan ve yöresinden geçilenler aslında insandır. İnsanın ta kendisi. Bir felsefeci yabancılaşma kavramını anlatırken sığındığı sözcükler, yanından geçilen bu insanların fark edilmemesi kadar gerçekçi ve yalın değildir! Ya da Paris’in en lüks caddelerinde Suriye’ye dair kararlar alan iktidarlar, elinde “Açım, Suriyeliyim” yazısını taşıyan göçmen kadar çarpıcı değildir!

Caddelere ve kaldırımlara tıpkı Paris’i saran güvercinler kadar çaresiz serpiştirilmiş kadınlar... Asyalı, Afrikalı, Uzakdoğulu... Yoksulluktan ötürü ülkelerinde tutunamadıkları noktada 10 bin, 20 bin Euro borçla yola düşenler... Ve hiç bitmeyecek borçlarını ödemek için kaldırımlarda satışa sunulan bedenler... Pezevengi devlet, devletin ta kendisi olan kadınlar...
Sayıları Paris’te 4 binin üzerinde olduğu ifade ediliyor. Bangladeş, Fildişi Sahilleri ve Kamerun’dan gelen çiçek ve oyuncak satıcıları... Kimi açtığı bir metrelik bezin üzerinde turistik mekanların etrafında polisi kollayarak süs eşyası satıyor, kimisi akşam altıdan sabah saatlerine kadar kafe ve barlar arasında çiçek sepetiyle dolaşıyor. Ayak altları onların tarihi gibi. Paris onlar için, hergün saatlerce turladıkları caddelerden, 15-20 kişinin sıkıştığı odalar arasında yaşamdır.
Göçmen için Paris denince lağım temizlemek, çöp toplamak, döner karşısında yaz kış erimek, inşaatta iskele, temizlenen evler, inşaatçının diz kapaklarına sorduğunuzda fayanstır... Herkesten önce uyanırlar, herkesten sonra yatarlar... Kimi dışarıdan insanları cezbeden Paris’in ışıklı caddelerini belki hiç görmemiştir daha! Göçmenin ilk öğrendiği ve en iyi bildiği; her daim saatler süren bürokrasinin kuyruklarında beklemektir. Paris, hep geri dönme umuduyla yüreklerde hazır bavul, iş ve ev arasında öğütülen ömür, ülkeye özlemin kaldırımıdır...
Ötekinin Paris’i, uzağı hissederken iliklerinde tıpkı fırtınaya tutulmuş bir güvercin gibi yere çakılmaktır oysa... Paris ne yerleşilebilen, ne gidilebilen, ne karışabilen; metro istasyonunda bir yolcu koltuğuna ilişmiş evsiz, sokakta tezgahtar, restoranlarda bekçi, kaldırımda bir kadın, bir kenar semtte dev binaya sıkıştırılmış “sosyalleşme”, işçi bulma kurumunun banklarında işsiz, bir köprü altında göçmen, konut sorunu nedeniyle boş bir eve sığınmış onlarca öğrenci... Ve milyonlardır aynı zamanda! Öteki Paris, Champ Elysee, Opera, Concorde, İnvalides’in etrafında şekillenen lüks ve tarihi mimari dokusunun hem çok uzağında hem de tam içinde görünmeyendir!