Bu yıl şehadetinin 15. yılı. 15 Nisan 1998… Nasılda geçiyor zaman, nasılda kendini yeniliyor mevsimler ama eskimiyor acılar, unutulmuyor gidenler ve ahı kalıyor yarım kalan hayallerin özlemini çeken dağlar…Yüreğinde sakladığı yarasına her gün biraz daha acı ve elem ekleyerek ağıt yakan anneler.

Sahi annen ile tanıştım, hepimizin gözlerine, seni bulma umuduyla bakıyor. Her sesimizi duyuşunda olur ya bir gün seninde sesini duyacağını kendi kendine fısıldıyor. Her birimizin yarım kalan hikayesinde senin adını söyleyerek bir hüzünlü son buluyor. Seni anlatıyor, çocukluğunu, asiliğini ve sana doymadan dağlara yol aldığını... Biraz keder, biraz isyan ve sanırım birazda sitemi var sana karşı... Seni anlatırken gözleri buğulanır, uzaklara yolcu olur, seninle mevzi mevzi dolaşır, bazen yorgunluğunu hisseder kederinden bir çay demler, sessizce seni takip eder, üşümeyesin diye geceleri üstüne yıldızlar örter.
Sen gittikten sonra saçlarına kına yakmamış, boncuklu tülbent başına geçirmemiş.
Sen gittikten sonra her çatışmada yaralanmış, her vurulan gerilla ve askerin annesiyle oturup ağlamış bir ciwan daha vuruldu diye ağıtlar yakmış.
Sen gittikten sonra, senin sevdiğin yemekleri ve renkleri kendine yasaklamış, sen özlüyor olabilirsin diye...
Senin ölümsüzlük ve direniş diyarını, yaşamın ve sevdanın diğer adını ziyaret etmek ister...Besta doruklarında seninle yarım kalan sohbetlerini tamamlamak ister...
Keder güllerinin hikayesini ilk annenden dinlediğimde ne kadar etkilenmiştim, bilmem sen hiç dinledin mi...Rivayete göre dünyada üç tane keder gülü varmış... Bazı insanlar birinci gülü alır, 'saçına takar, bana ne kadar yakıştı' diyerek, gülüp geçer... Bazı insanlar ikinci gülü alır, koklar ve bir kenara atar, 'beni hiç ilgilendirmez' diyerek yaşama ve dertlere es geçermiş. Bazı insanlarda üçüncü gülü alır ve birşey olmasın diye bir ömürboyu yüreğinde saklar, 'sen benim yaramsın, kabuk bağlasa da inceden inceye kanayan...' Sanırım sen onun için keder gülü oldun, uzaklarda olsan da, zaman geçse de sürekli kanayan, sızısını her zaman kendisiyle taşıyan ve yaşamı boyunca tanıştığı her gülde seni koklayan...
Her Nisan'da ayrılık hüznü çökermiş avuçlarına.... Ve her Nisan'da bir tutam ak daha düşermiş saçlarına... Ve her Nisan'da zamansız ayrılıkların özlemi, kimsenin hükmünün geçmediği yıldızların şahitliğindeki şafak rüyalarında erirmiş.
Önceki gün buluşma anıymış yine. Sen en güzel gülümseyişinle ona sarılmış ve sonrasında demişsin ki; "Biliyorum bir mezar yapmayı düşlüyorsun anne, gelip çiçek bırakmak ve dua etmek istiyorsun... Belki de bizim adımıza bir anıt yaptırmak istiyorsun vurulduğumuz yerde, gelecek kuşaklara bizleri tanıtmak için. Ama unutma anne, Kürdistan'da her dağın zirvesinde, her derenin kenarında, her açılan Berfin'de ve her doğan güneş ışınlarının aydınlattığı yerde meçhul bir mezar bulunuyor...
Beni, ülkemin alacakaranlığında parıldayan yıldızlara sor anne...
Beni, bir kurtuluş kavgasının en ön saflarında yere düşmüş
Elleri kan güllerine kenetli,
Gözleri sonsuzluğa takılı, yiğit bakışlı kahramanlara sor anne..
Ben ki, yasaklara vurulmuş sevdalara vurgunum
Dağların doruklarında açar dallanırım
Anlıyor musun...
Onun için sevgili annem, elleri öpülesi mabedim... her sabah seherinde dağlara dön yüzünü ve yüreğine göm beni..."
Besta şimdi bahara hazırlanıyordur, yeniden rengarenk çiçekleriyle boy veriyordur... Besta bağrında taşıdığı isimsiz kahramanlarla yeniden kendini arıyordur..
Besta direniş diyarı....
Besta, Zelallerin, Agirilerin ve Cihanların yoldaşlığını tarihe nakşetmenin adı...
Besta yaşayarak yazılan tarihin şahidi  ve ismi...
Selam olsun yaşamının baharında arayışları uğruna ölümsüzleşenlere...Selam olsun tarihin delikanlı kızlarına...

15 Nisan 1998'de Botan'ın Besta alanında çıkan çatışmada yaşamını yitiren Gülcan Dondar' (Agirî) anısına


MELİNDA DONDAR