Ne New York, ne Londra katliamlarında görev alan gençlerin hiçbirinin alnında ‘katil’ yazmıyordu. Ama şu anda bu acıyı en derinden yaşayan kent olan Gazze’deki ‘Ruh Sağlığı Merkezi’nin kurucusu İyad Sarraj’ın dediği gibi, ortak semptomlar da vardı. Örneğin çoğunun çocukluğunda, baba figürü, gözlerinin önünde aşağılanmıştı, hepsinin içi haksızlık duygusuyla doluydu. Birçoğu ise, sevgi, aşk ve seks konularında ‘özürlüydü’ ve bu, dinle olan hastalıklı ilişkilerine yansıyordu. Zaten onların ‘normal’ görünüşlü oluşları değil mi dünyayı paranoyaya sürükleyen?
Bugün tüm Batı başkentlerinde, insanlar metrolarda, otobüslerde, elinde Arapça bir kitap olan ya da yeşil kapaklı bir defterle gezen herkesten korkuyorlar. Çünkü başını bu yola koyan gençlerin, bele kadar sakallı ya da sarıklı gezmediklerini, çoğu kez üniversiteye gittiklerini ve gayet modern giyimli olduklarını biliyorlar. Yeni bir toplumsal olgu da, Batılı gençlerin cihada katılması. Kiliseler boşaldıkça camiler dolup taşıyor, - tabii ki, nefret içermeyen bir ibadet biçiminden korkmak için hiçbir neden yok- gençler internet’te ‘pazara çıkarak’ maneviyat arıyorlar. Geçmişte, ‘kitap ve kılıçla’ yayılan din savaşları, artık ‘internet ve bomba’ ile dünyaya ulaşıyor.“
Bu uzun alıntı Sedef Ecer’in yazdığı „Hercai Fişek“ adlı romanın önsözünden… Roman 2005 yılında yayımlanmış, demek ki okumakta çok geç kalmışım. Sedef’i tanıdığımda küçücük bir kızdı, beş yaşlarında olmalıydı. 1972’de Vedat Türkali’nin yönettiği „Kopuk“ adlı filmde küçük ama güzel bir rol oynamıştı. Çok yetenekliydi. Sonraki yıllarda onu hiç görmedim. 90’lı yıllarda bir genç kız olarak bir kez daha karşıma çıkmasın mı? Galatasaray Lisesi’nden sonra Paris Konservatuvarı’nda okumuş. Yıllar sonra ise bir romanla yine karşıma çıktı. Yazdığı önsözde şunları da dile getirmiş Sedef: „Bu hikayeyi yanlış algılayacak kişiler olacak, biliyorum. O çaresiz karakterlerin eylemlerini haklı bulduğumu düşünenler olacağı gibi, din karşıtı bir kitap yazdığımı savunanlar da olacak. Oysa amacım ne biri, ne öteki. Sadece ve sadece, genç bir çocuğun, yolunu şaşırmış kayıp bir ruhun kısacık hayatından dokuz günü anlattım ben. Dini ya da ideolojik inançlarının gücüyle değil, oradan oraya savrulmanın acısıyla eyleme geçen bir adamın katettiği yoldan dokuz ayrı kesit. Kıblenin yerini bile bilmeyen, siyasetten anlamayan, sadece azıcık sevgi isteyen, ‘narkoz yemiş hercai bir yürek’.“
Sözü edilen dokuz günün ilki İstanbul’da, sonuncusu Paris’de geçiyor. Aradaki yedi gün Kahire’de yaşanıyor. Yüz sayfalık küçük bir roman „Hercai Fişek“, ama anlattıkları çok önemli. Kitabın arka kapağındaki İzzeddin Çalışlar’ın değerlendirmesi şöyle: „İnsanlığın en yeni sorusuna cevap aramaya başlamanın zamanı çoktan geldi. Bir insan nasıl intihar komandosu olabilir? Hercai Fişek hepimizin aklını kurcalayan bu evrensel sorunun peşine düşen bir roman. Onlar bizim için, biz onlar için ötekiyiz. Belki de bu kez dünyayı bu konuya eğilen edebiyatçılar kurtaracak… Sedef Ecer’in ince zekası, şaşırtıcı hayal gücü ve çarpıcı kaleminden…“
Deniz yoksul bir delikanlıdır. Az rastlanan sesiyle konservatuardan burs kazanır. Niyeti operacı olmaktır. Aynı okulda zengin kızı Derya ile tanışır. Kızın ailesi bu ilişkiye son vermek amacıyla Derya’yı Paris’e gönderir. Deniz ise başvurduğu Kahire üniversitesinden burs alarak Mısır’a gider. Ev arkadaşları Pakistan’lı ve Filipin’lidir. Onların etkisiyle cihat örgütüne sempati duyar ve intihar komandosu olmayı kabul eder.
Yazar, romanın önsözünü şöyle bitirir: „Batı dünyası, yıllarca kendisine dokunmayan yılanlara hoşgörüyle baktıktan sonra, artık diğer medeniyetleri sarsan terörizmi, uzak memleketleri kavuran savaşları yok saymanın imkansızlığını anladı. Artık terör her yerde. Her kentte, her memlekette, her dinde. Karşı durmak lazım. Sağlam olmak lazım. İnançların ve öfkelerin acısına kapılıp, mantığı elden bırakmamayı, soğukkanlı olmayı öğrenmek lazım. ‘Öteki’ olandan nefret etmeyi bırakmak lazım. Sıkı durmak lazım.“
Ne kadar doğru sözler. Öyle değil mi?