„Nefret suçları” terimi ilk kez 1986 yılında New York’ta bir grup beyaz öğrencinin bir siyah vatandaşa yönelik saldırısından sonra gündeme geldi. Sonradan kapsamı, başlangıçta yola çıktığı ırk ayrımcılığından, etnik köken, inanç, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal statü, engelli olma gibi bazı özelliklere karşı, seçici şekilde işlenmiş olan her suçu içine alacak şekilde genişletildi. Nefret suçu, yalnızlaştırma, dışlama gibi pasif edimlerden başlayarak, sözel ve fiziksel tacizi, aşağılama ve nefret söyleminde bulunmayı ya da mülke saldırıyı ve cinayeti içermektedir.
Kanımca, cinsel kimliğe yönelik nefret cinayetlerinin diğer nefret cinayetlerinden bir farkı var. Değişmez şekilde, mağdurun cinsel kimliğinin, katilin kendi benliğine ya da toplumsal cinsiyet rolü gereği „erkekliğine” bir tehdit olarak görmesi… Hermann Hesse’in dediği üzere „Kendinizden nefret etmeden başkalarından nefret edemezsiniz. Bir insandan nefret ediyorsanız onda kendinizde olan ama rahatsız olduğunuz bir yönü görüyorsunuz demektir”. Homofobinin kökeninin nasıl bir bilinçdışından beslendiği konusu, bu alanda çalışan ruhbilimciler tarafından uzun zamandır zaten dile getiriliyor.
Ama daha önemlisi, bireylerin dışında hukukun da bu cinayetlere el altından destek veren görünümü… Türkiye, nefret suçuna ilk kez 2006 yılında TCK 122. maddesi ile, „Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak…“ şeklinde yer verdi. Yine daha önce 216. maddesiyle „halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçunda ayrımcılık kavramına değinse de, bu tahrik veya aşağılamanın ölümle sonuçlanması halinde suçun cezasını ağırlaştırıcı bir nitelikli hal konulmamış olması düşündürücüdür.
Yaşam hakkı öyle temel bir haktır ki, bu hakkın kaybedilmesiyle tüm haklar zaten kullanılamaz olur. Ama ya nefret nedeniyle yaşam hakkını elinden almak? Cinsel yönelim farklılıkları ne bir suç, ne de bir „ağır tahrik” sebebidir. LGBT bireylerine ve seks işçilerine yönelik nefret cinayetlerinin adalet tarafından cezasız bırakılması, hatta mağduru suçlu çıkarıp faili aklayacak kararlar alınması, medyanın da söylemlerinde yaşam hakkının ihlalini hafife alırcasına bu cinayetleri teşhir etmesi, toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı şiddetin normalleştirilerek yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Türkiye’deki lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel, travesti bireyler eşitlik ve özgürlük istiyor. İş, çalışma, barınma, sağlık, eğitim alanlarında uğradıkları ayrımcılığın engellenmesine dönük önlemler yok. Yaygın önyargı, dışlama ve saldırı korkusuyla kimliklerini gizliyorlar. Dahası, sadece yaşamak istiyorlar.
Bunun için Türkiye’deki ceza kanununda acilen „nefret suçunun ve cinayetinin” tanımının yapılması ve ayrımcılık maddesine ırk, din, etnik köken dışında „cinsel yönelim” eklenmesi ve yaşam hakkının alınmasının „nitelikli hal” olarak tanımlanması gerekmektedir.
Sözümü Martin Luther King JR.’in dediği gibi bitiriyorum: „Kanunlar, bir adamın beni sevmesini sağlayamaz, ama beni linç etmesine engel olabilir, ki bu da oldukça önemlidir.”