Yetmiş yaşın sonunda buluyorum kendimi, bir Kürt kızının gece karası saçlarında ve bir an olsun görebildiğim kömür gözlerinde. Sesini duyabilmeyi öyle isterdim ki... Uykusuna yenik düşmeseydi eğer, gözleri duyabilirdim belki de...

Yıllardır koşuyorum elimde fotoğraf makinemle. Kendimi içinde bulduğum her şeyi fotoğrafladım. Oysa şimdi kadrajlarıma ekleyeceğim yabancısı olduğum ama bir o kadar yakın durduğum bir Kürt kızı...
Bir trende karşılaştım gece saçlı kızla. Elimde makinem fotoğraflamak istedim dışarıda gördüklerimi ve çarptı yüzüme bir anlığına gözleri. Sabahın bu erken saatlerinde bile gece kokuyordu baştan aşağı. Bana doğru yürüyordu yorgun ama gülümseyen yüzü. Ben de ona gülümsedim. Biraz ötemde oturdu. Ömrümün aradığı buymuş gibi hissettim. Toprağının tüm duygularını yüzünde taşıyordu. Bilmiyordum o dili ama anlıyordum yüzündeki ifadeden taşıdığı tüm duyguları. Sadece kadrajlarımın nesnesi olsun istiyordum.

Uzaklara dalıyordu yorgun gözleri. Müthiş bir bakışı vardı, anlatılması imkansız. Sadeliğinin tadı yüreğime damga vuruyordu. Baktıkça ona, içime ayna oluyordu, ışık oluyordu. “İşte benim” diyordu, “yıllarda peşinde koştuğun öykü. Şimdi ölümsüzleştir beni. Benimle kendini bul!”. Bulabilir miydim kendimi?

Gözleri kapandığında, gökyüzü yok oldu sanki gözlerimde. Ama şimdi tüm saflığı ile farkında olmadan kadrajım olacaktı. Ölümsüzleştirmeye başladım her tonda onu. Yakınlaşmak istedim sonra, yakın olduğu kadar uzaktı bana. Duvarları, kalın ve sert. Biraz da ürküp kaçmasından korktum. Yine de devam ettim her hareketini resimlemeye.

Tanrım! Bir insan aynı anda hem gece, hem güneş, hem ay ve gökyüzünün tamamı olabilir mi?
O olabiliyordu. O öyleydi. Artık yaslanıp tren camına, izliyordum onu, ona dair sorular soruyordum kendime. Bu yol uzasın istiyordum, uzayabildiği kadar. Hiç durmasın istiyordum, hiç bitmesin yollar. Çünkü kendimi bulmuştum. Kaybedeceğime bile bile kaybetmekten korkuyordum.

Sadece gözleri, bir gökyüzünün tamamı. Ya bulursun içinde kendini, ya da kaybolursun. Yetmiş yaşın ortasında bulmak kendini, bedeni yirmi, ruhu tarih kadar yaşlı bir Kürt kızın gözlerinde ve kaybolmak sonra...

Uykusundan uyanıyor Kürt perim. Gözlerini açtığında gözlerime değiyor. Hızla bakışlarını çekip üstünü başını düzeltiyor, ardından bir gülücükle selam verircesine boynunu büküyor karşısındaki ihtiyara tüm utangaçlığıyla. Yolculuğumuz artık bitmişti. Tren durmuş, varmıştık varacağımız yere. Keşke biraz daha uzun sürseydi...

Güneş ışınları saçlarına vuruyordu tararcasına, rahatlıyordu adeta güneşin ışınlarıyla. Güneş hep ilk onları ısıtmaz mıydı zaten? Ne çok yakışıyorlardı birbirlerine. Güneşle birlikte parlıyordu. Bir gülücük daha bıraksaydı keşke bana... İnerken trenden, o gözden kaybolana kadar bekledim ve izledim saçlarının güneşle oynaşmasını, tenin güneşe karşı olan zaafını... Ne çok yakışıyorlardı birbirlerine öyle.

Yavaş yavaş yürümeye başladım. Fotoğraf makinem daha kıymetliydi şimdi. İçinde beni saklıyordu. Hala onu düşünüyordum, belki de düşlüyordum. Güneşin ona dokunmasıyla uyanmıştı ve tüm yorgun hücreleri canlanmıştı. Gözlerimi kapadıkça o an canlanıyordu gözlerimde. Bir sevgilinin sevdiğini uyandırması gibiydi, öyle tanıdık ki ona. İlk ışığıyla gülümseyerek uyanmıştı.  Sıcak güneş ışınları saçlarını okşamıştı.

Eve nasıl vardım, bilmiyorum. Duyduğum ses beni arafta hissettiriyor. Hiç bu kadar acımamıştı içim. Aynadaki suretime baktığımda gözlerimde gördüğüm, suretimde gördüğüm yalnızca oydu.
Sen ey gecenin perisi, güneşin sevgilisi, ayın ta kendisi, ulaşamadığım gökyüzü. Sen elli yıl gecikmiş öykümsün. Neredesin?
Saçlarında doğup gözlerinde gömülüyorum bir günde. Seni bağışlayamıyorum. Neden bu kadar geciktin? Tanrı bağışlar mı seni?..