Sanırım sessizlikten olsa gerek. Yoksa neden böyle büyüsün. Belki de dinlediğim şarkılardan. İçimdeki kurbanlara tanıklık ediyor her melodi. Çoğalmış yanlarıma tanık aramak gibiydi, kimi zaman çığ gibi büyüyen sessizlik.
Titreşimlerimi yansıtırken kağıdıma, gece de en acınası yanlarını köreltip boynuma urganlar geçirilmiş bir bedenin utanç duvarlarına attığı son taşa şahitlik eder. Bense gözlerinin izi kaldığı her kelimemde bir muştu yaşar, gökyüzüne özgürlük türküleri söyleyen uçurtmanın ipini biraz daha salarım ellerimden.
Anlatılası her olayı göbek bağı kesilmemiş çocukluğumuzdan artığımız düşlerle ilişkilendirir. Eriyecek bir pota ararım cümlelerin zirvesinde. Oysa hep aynı nakarattan düşüyorduk yaşam rüzgarına. Eylül gibi hüzün kokuyor ömrümüz, çoğu zaman dünden geriye birşey kalmıyor. Dünden geriye kalan zamanlar da oluyor ağrıtan. Nedenini bilmediğimiz bir hüzün vardır eylülde. Her insan bir eylül taşır heybesinde. Her insan biraz eylüldür. Suretlerimizden hüzün damlarken, kaç nefesliktir hüzün? Kaça bölsek azalır adımlarımızdaki derin hüzün kahkahaları? Acı pas tutmuşken ele bulaşıyor hep.
Sonra, sokaklar uzuyor. Kalabalık ışıklar, koşar adım ayak sesleri, çalan çan sesleri mevsime yakışan kar taneleri ve çığlıkların suskunluğu, sokaktaki seslere karışıyor. Sesler çoğalıyor, çoğaldıkça yalnızlaşıyor. Zamana akıyor tüm serzenişler. Aktıkça küllerine karışıyoruz zamanının. Eylül biraz da sızıdır. Dünden geriye kanatan. Zamanla sessizleşen ve yorgun düşen. Gölgeme ilişiyor martı çığlıkları. Suskunluğum, iliklerimdeki çığlık oluyor, üşürken yanı başımda, yaktığım zamanlardan sızıyor eylül, yorgun düşüyor ellerim kağıda yazılmamış satırlardan.