Yaşadığımız zorlukları bir kenara koyuyorum; zira devrim emek, bedel gerektirir. En kötü zamanlarda bile umudumu yitirmedim, umutsuz düşenleri bundan caydırmaya çalıştım. ‚Hiç bir zaman davanıza inançsız yaklaşmayın, gaflet bize yakışmaz‘ dedim. Böyle direndik biz.


Kürdistan’da adeta cennetten bir köşe olan Qilaban’ın (Uludere) Pîran (Yaşlıtaş) köyünde yaşıyordum. 1991 başlarında düşman (Türk ordusu) köyümüzü yaktı. Babamı yaraladılar. Herkes köyü terketmek zorunda kaldı. Üç yıl boyunca Kuzey Kürdistan köylerinde barınmaya çalıştık. Ailemizden birçok kişi gerillaya katıldığı için göç ettiğimiz çevre köylerin hiçbirinde kabul edilmedik. Nereye gidersek şikayet ediliyorduk, bu yüzden sık sık yer değiştirmek zorunda kalıyorduk. Kayınbabam için ‘bu Apocuların babasıdır‘ diyorlardı. Eşimin kardeşi de gerillaydı çünkü. Amcama, babama ve kayınbabama gözlerimizin önünde işkence ediyordu düşman. 


İlk eylemim

1992 sonlarıydı sanırım. Şirnex Hezex’e bağlı Deşta Darê Köyü’ndeyken 20 kadınla birlikte Hezex’e yürüyüşe gitmiştim. Düşman bize saldırdı, çok şehit verdik. Yanımdaki kadın da şehit düştü. Şehitlerimizi kaldırdık, yaralılarımızı hastaneye gönderdik. Üç gün boyunca saklanmak zorunda kaldık. Hangi kapıyı çalsak bize açmıyorlardı. Polisler bütün giriş çıkış noktalarını tutmuştu. Kaç gündür yolumuzu bekleyen köylüler bizim de şehit düştüğümüzü, cenazelerimizin de yerde kaldığını düşünmüştü. Dördüncü gün döndüğümüzde bizi karşılarında görünce şok oldular. 


Babası Diyar’ı hiç göremedi

Eşime asker olmayı dayattılar. ‘Düşmana askerlik yapmam’ dediği için defalarca işkence ettiler. Parti milisiydi, 4-5 ay eve gelmediği oluyordu. Bana ‘Nereye, hangi yürüyüşe, hangi eyleme gitsen de sana engel olmam‘ diyordu. Gelişmeye çok açık, çok yurtseverdi. Askerlik yapmayı reddettiği için mülteci yollarına düştük. Bêhêrê’ye, oradan Etruş Kampı’na geldik. 

1995’te eşim, eniştem ve kuzenim milis olarak Behdinan’da katıldıkları bir eylemde şehit düştüler. Eşim şehit düştüğünde oğlum Diyar, sekiz günlüktü, hiç göremedi Diyar’ı. 

Evliliğimizin henüz 3. yılı dolmuştu ama daha çocuktum. Şehit düştüğünde  16 yaşına basmamıştım bile. ‚Nasıl tek başıma yaşarım, bu çocukları nasıl  besleyip büyütürüm, bu kadar zorluğu nasıl göğüslerim‘ dedim. Bir yandan da metanetimi korumaya çalışıyordum; ‚Biz bu yolu seçtik. Bize düşen şey, onların yolunu takip etmektir‘ diyordum. 

Yaşanan şehadetler üzerine kızkardeşim Hebûn (Vesile Altürk), bir kuzenim ve diğer bir kuzenimin kızı gerillaya katıldı. „Ailemizden üç kişi şehit düştü, onların silahlarını yerde bırakmayacağız“ dediler. Kardeşim Hebûn, daha sonra 2007 yılında Çırav’da şehit düştü. Aile yakınlarımızdan bugüne kadar şehit düşenlerin sayısı 25’i buldu.


Babamın cenazesini kurtardım 

Etruş’ta kaldığımız bir buçuk yılda KDP’nin ambargosu nedeniyle sefalet yaşadık. Kayınvalidem ‚yiyecek bulup sabilere getiririm‘ umuduyla çevre köylere gidiyordu günlerce. Öyle ki açlıktan dolayı birçok çocuk öldü. Daha fazla dayanamadığımız için Nehdarê’ye geçtik. 

KDP’nin burada da başımıza getirmediği şey kalmadı. Hedef gözetmeden vuruyorlardı, orayı terketmemizi istiyorlardı. Öldürdükleri yetmiyormuş gibi hayvanlarımıza, varlıklarımıza da el koyuyorlardı. Babam (Ferhan Altürk) çobandı, hayvanlarını otlatıyordu. Gözlerimizin önünde katlettiler. Öğlen vaktiydi. Kimse cenazesini getirmeye dahi gidemiyordu. KDP direkt silahları erkeklerin üzerine doğrultup katlediyordu çünkü. ‚Kadın olduğum için belki bana kurşun atmazlar, atsalar da sadece korkutmak amaçlı sıkarlar‘ diye düşündüm ve ölüm tehdidi altında gidip kurtardım. Kardeşlerim de küçüktü, yetim kaldılar. 


Ahir zamanlardı

Böyle rezalet içinde yaşarken, kampa baskın olacağı, öldürdükleri kadar öldürüp kalanları ise esir alacakları yönünde haber geldi. 

Kalktık, o gece karanlığında yola koyulup Kürtlerle Araplar arasında sınırda bir yerde konakladık. KDP üzerimize gelip imha etmek istiyordu, Saddam’ın askerleri de yol vermiyor, ilerlememizi engelliyordu. Aylardan Şubat’tı. Üzerimize kar yağıyordu. Çocuklarımı sırtıma almıştım. İndirdim, kardan korumak için Xebat’ın üzerine mavi bir naylon örttüm. Diyar’ı ise kollarımın arasında ısıtmaya çalıştım. 

Ahir dediğimiz zamanlardı; herkesin gücü sadece kendi canını kurtarmaya yetiyordu. KDP’ye farkettirmeden tekrar yola çıktık. Zaten mayın tarlalarının içinden geçiyorduk. Yoldan çıkmak, mayınların içine düşmek demekti. Hem KDP’ye kendimizi farkettirmememiz hem de Saddam’ın askerlerine yakalanmamamız gerekiyordu. Bu arada oğlum Xebat’ın kaybolduğunu farkettim. Gece karanlığında onu aradım ama yoktu. O soğukta derin çukurlara düştüm, sulara gömülüp çıktım. Sabaha kadar ıslak halde aradım onu, soğuktan tir tir titriyordum. Meğer Xebat kayınvalidemin elini tutup yola koyulmuş. Sadece çocuklarıma ait eşyaları kurtarabilmiştim o hengamede. O zamandan beridir de hastayım.


Çocuklara verecek su bile yoktu

Böylelikle Mexmur denilen yere ulaştık. Çırılçıplak bir arazi. Arkası dağ, önü sınırsız bir çöl. Ağlamaya başladım, ‘Ya Rabbim, biz nereye sürüldük böyle“ diyordum. Bu kadar zorluk geçirdik; açlık gördük, korku yaşadık, ölümlerden geçtik, bu kadar zoruma gitmedi ama Mexmûr’u gördükten sonra ‘burada nasıl yaşar, nasıl idare ederiz’ diye kaygılandım. Su yoktu, akrepten başka bir şey yoktu. Çocuklarım susuzluktan ağlıyordu, onlara verecek bir su bile yoktu. Onlar ağladıkça ben de ağlıyordum. Arabası olan Gwêr’de -şu anda orada savaş yaşanıyor- su doldurup getiriyordu. Ama biz imkansızlıklar içindeydik. Ailede erkek kalmamıştı, hepsi şehit düşmüştü. Yapayalnızdık. Biri bir bardak su verse ne ala, vermedikleri zamanlar susuz kalıyorduk. 

12 bin nüfusluk bir kampa sadece dört tanker su getiriliyordu. Biraz geç kalsak, sudan mahrum kalıyorduk. Ben hasta olduğum için hep geç ulaşıyordum. Eli boş döndüğüm çok oluyordu. Çölün o kavurucu sıcağında 5-6 gün susuz kaldığımız zamanlar oldu.

Bir keresinde çevrede su bulurum ümidiyle araziye çıktım. Kilometrelerce ötede Araplara ait bir kuyunun varlığından söz ediliyordu. Oraya gittim, soğuk su vardı. Epey içtim, bidonumu da doldurup geri yola koyuldum. Eve yakın bir yerde midem bulandı, bayıldım. Ayıldığımda başucumda yakınlarımın olduğunu görünce rahat nefes aldım.  Kamp sakinleri beni eve taşımıştı. Yaylanın buz gibi sularıyla büyümüştük biz, alışkın değildik buraların kötü kokan acı sularına. 


Böyle direndik

Bu koşulları yaşarken Önderliğimize komplo yaptılar, esir aldılar. Başkanın o faşistlerin eline düştüğünü görünce yemek yiyemez oldum. „Yaşamımızın bir anlamı yok“ diyor, ağlıyordum. Rüyalarımda onu görüyordum. Bir keresinde kadınlar olarak sıraya dizilmiştik. Gözleri bana takıldı; „Senin yüreğin çok yanmış, ilkin sana selam vereceğim“ diyordu. Bundan çok hoşnut oldum. Uyandığımda toparlanıp, kendimi daha da güçlendireceğime söz verdim. 

Böyle direndik. Zaman geçtikçe burayı da yaşanılası bir yer haline getirdik. 


Dar zamanlarda kendime hakim oldum

Şimdi tek umudum Önderliğimizin özgürlüğüne kavuşması. Yaşadığımız zorlukları bir kenara koyuyorum, zira devrim emek, bedel gerektirir. Zorluklar yaşanmadan, güzellikler de yaşanmaz. Son yıllarda iyiye doğru bir gidişat vardı ama bu yıl iyi değildi. AKP biat etmeyeceğimizi anlayınca var gücüyle saldırdı. Ama zafer eninde sonunda bizim olacak. En kötü zamanlarda bile umudumu yitirmedim, umutsuz düşenleri bundan caydırmaya çalıştım. ‚Hiç bir zaman davanıza şehitlerinize güvensiz yaklaşmayın. Partimiz, şehitler partisidir. Temeli şehitlerin kanıyla sulanmıştır, inancınız güçlü olsun. Gaflet bize yakışmaz‘ dedim. ‘Dar zamanlarda insan kendine hakim olmalı‘ dedim. 


Özgürlük için her şeyi göze aldık

Bu düşman kimliğimizi elimizden aldı, dilimizi, kültürümüzü yok etti. Asimilasyonla yüz yüzeyiz. Yüzümüzü kimliğimize, kültürümüze, özümüze dönmeliyiz. Biz kadınlar nerdeydik, Önderlikle birlikte nereye geldik. Toplumumuzda değer görmeyen biz, öncü konumuna geldik. Kadınlar artık her alanda söz sahibi. Dünya bizi örnek alıyor. Önderlik bize değer verdikçe güçlendik. Toplum da kadının değerini anladı. İradesiz, güçsüz görseydik kendimizi, toplumumuz çökerdi. O yüzden kadınlardan Önderliğe sahip çıkmalarını istiyorum. Biz özgürlüğümüz için her şeyi göze aldık, bu yüzden yaşamımızda asla korkuya, geri dönüşe yer yok. 26 yıldır mülteci hayatı yaşıyoruz, buna rağmen bazılarımızın gaflete düştüğünü görebiliyoruz. Avrupa’ya gitme hayalleri kurabiliyoruz. Bu tür şeyleri kendimize yakıştırmamalıyız.   


Başka bir yaşam düşünmüyorum

Çocuklar artık büyüdü, kendi ayaklarının üzerinde durabilecek yaşa geldiler. Biri 21, diğeri ise 23 yaşında. Xebat hukuk okuyor, Diyar ise lisede; başarılılar. İki yıl öncesine kadar da gecenin 3.00’ünde işe gidip akşam 8.00’de dönüyordum. Ama artık sağlığım elvermiyor. Çok zorluk çektim, rahatsızlıklarım da var. Kayınvalideme bakıyorum, sakat kaldı. Kamp yönetimine başvurdum, ‘kampta bir iş verin’ diye. Onlar da okulda bir iş verdiler. 

Daha önce komün çalışmalarında yer alıyordum, şimdi toplantılara katılıyorum, yurtseverlik görevlerimi yerine getiriyorum ama sorumluluk düzeyinde çalışamıyorum. Başka bir yaşamı düşünmüyorum. Kimileri diyor, çocuklarını evlendir, sen de evlen. Ama kabul etmiyorum. Başka bir erkeğin daha kahrını çekmek istemiyorum. (Gülerek) Artık istirahat etmek istiyorum. 

SOZDAR DERSIM