Hikayelerimiz yeterince yazılmadı. Yazılmıyor da zaten. Yalnızlıktan tutalım direnişe kadar, ihanetten tutalım özgürlük savaşçılarına kadar nelere şahit olmadı ki o bedenlere doymayan topraklar. Bedenlere doymayan toprak ve bedenlerini kurban etmeye doymayan kırımcılar. Tek hikayesi kırım olan kırımcılar. Kırımın naralarıyla günün sabahına uyanan talancılar. ‘Düştü düşecek demişti’ güneş gözlüğünün arkasına saklanmış kan emici bakışlarla. O bakışların hikayesi bize biz olmanın esaslarına eğilme azmini verdi.

Bir Kobanê vardı hani. Hatırlarsınız belki. Duydunuz mu? Hissettiniz mi? Bilmem ama yaşayan ve yaşanan bir Kobanê. Filmlere, şarkılara, şiirlere, romanlara, en çokta Arîn Mîrkanların ‘biz var oldukça size yar olmaz topraklarımız’ şiarlarına kulak kesen beton duvarlar, güneşe doymayan çiçekler ve uçan kuşlar. Bir resim çizdi o Kobanêli çocuklar. ‘Şev e, stêrk li asîman,/ Dilerize bayê pişt çiyayan,/ Nêzîk maye ji berbangê/ Reş dinêre kolan, Sar e ev bajar’ tınlarının yükseldiği bir yer. Dünyanın en güzel genç kadın ve erkeklerin, dünyanın en çirkin ve zalim sakallılarına karşı verdiği mücadele yeri. Hani akmıştık Fırat ve Dicle gibi sokaklara. Değmedik caddeler bırakmamıştık bulunduğumuz diyarlarda. Son nefesimize kadar, gece olmazsın diyerek sabahın tan ağarmasıyla koşardık şehirden şehire, sokaktan sokağa, avazımızın çıktığı kadar bağırır, direnişleri haykırırdık.

İşte bugün gene o şanlı çocukların, gençlerin, kızların bir bütünen Rojavalıların direniş şarkılarının yankılandığı günlerden geçiyoruz. Nefeslerimiz kesiliyor heran. Yapamadıklarımız, başaramadıklarımız bir hançer gibi saplanıyor kalbimize. Beden dili lal olmuş, hücrelerimiz organlarımızın çalışmaması için harekete geçmiş gibi ayak bağı olmuş düşüncelerimize. Neredeydin düne kadar? Neden ana cevap olmadın? Hep son güne mi kalman gerekiyor diye söyleniyor vücut fonksiyonlarız. Hep birşeyler yaşanmalı ve öyle ağlamalısınız yada öylemi direnmelisiniz diye avaz avaz bağırıyor.

Düne kadar geçen her gün kendimizle hesaplaşma günümüz olmalıydı. Öyle yaşamalıydık. Öyle başarmalıydık anı, yürümeyi, koşmayı. Kendi yurdumuzda bize yönelen her namlunun farkında olarak yürümeliyiz. Bize kalanı yarına bırakmamak için bu günden daha tedbirli, daha hazır ve bir o kadar mücadele etmeliyiz. Yürüyor üstümüze kırım devleti and içmiş bize ait hiçbir şeye razı olmayacak diye. Olmuyor da zaten. Kan kusuyor her anımıza, direnişimize, özgürlük arayışımıza. Kendisine benzeyenlerin güzergahını o belirliyor. Kendi deyimleriyle ‘öfkeli çocuklar’ olarak ifade etmişlerdi. Öfkeli kırımcılar şimdi gene kol kola, güneşin çocuklarına yönlerini çevirmişler. Dünyanın en çirkin ve soykırımcı sakallıları ve bıyıklıları güneşli yüzlerimize, ruhlarımıza, bakışlarımıza, sevgimize, dürüstlüğümüze ve direnişimize ve yenilmezliğimize aparatlarıyla saldırıyorlar.

Oysaki biz sevgi ve özgürlük yollarını inşa ediyoruz. Dikensiz yollar. Yalın ayakla gezilecek yollar. O yollar karıncaya, insanlığa, bitkiye, güneşe ve gökten düşen cemrelere su yüzeyindeki güneşli hafif dokunuşlu moleküller gibi misafirlik edecek herkese. İşte kırım soyluları bizim alnımızdaki terlerle ve ivedilikle inşa ettiğimiz bu yollarda şimdi taş üstünde taş, leş üstünde baş bırakmıyacaklar diye işgale çıkmışlar. Binlerin özlemleriyle inşa ettik biz bu eşsiz yoları. Binlerin hayalleri ve rüyalarıyla. Soyguncu ve kırımcı kirli sakallılar ve halifeleri bu yollara diken ve mayın döşemek için el ele vermişler ve bizden olanı kendisine alma avcılığına çıkmışlar. Mazlumlardan Arînlere kadar bedenlerimizde ve yüreklerimizde taşıdığımız bu direniş abidelerin her anına and içtik. Sizin olan bizde, bizim olan da sizde saklıdır. Bunları biz taşıyıp, kendimizden sonrakilere de devredeceğiz. Şimdi bu sözlerimizin gereklerini yerine getirme ve onları en iyi ve doğru şekilde özgürlükle buluşturma zamanıdır. Şimdi değil de ne zaman?