Kurduğu paradigmayı, ideolojik bütünü, topluma ulaştırmak, topluma yaymak, toplum nezdinde kabul edilebilir kılmak ve her seferinde bunu yenileyerek baştan yaratmanın koşullarını oluşturabilmek için egemenler, öncelikli olarak toplumun kutsallarını hedef alır. Bu kutsalları itibarsızlaştırmanın, ortadan kaldırmanın, başaramazsa içini boşaltmanın yol ve yöntemlerini geliştirir. Zira toplumsal kutsallar bin yıllar içerisinde çeşitli deneyimlerin, birikimlerin sonucu olarak toplumlar tarafından ortakçı değerlerin ve yaşamın öz savunma aracı olarak geliştirilmişlerdir. Bu kutsallar hedef alınarak toplumun ideolojik güç merkezi boşaltılacak ve toplum öz savunmasız bırakılarak kapitalist hegemonyanın etki alanına açık hale getirilecektir.
Hikaye anlatmak, hikayeler yoluyla toplumsal deneyimleri, acı veren yaşanmışlıkları, mutluluğa götüren yolları, toplumsal kutsala dönüştürdüğü varlıkları, değerleri, yol ve yöntemleri sonraki nesillere aktarmak, dünya üzerinde varlığını bir anlamla buluşturmak, dünya üzerinde kurulan her türlü topluluğun bin yıllardan beridir kullandığı bir öz savunma aracıdır. Yani çok bilinen anlamıyla, hikayeler, masallar destanlar hoşça vakit geçirmenin, eğlenmenin bir aracı değillerdir. Elbette eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek de insani ve gerekli bir ihtiyaçtır. Ama toplumların tarih içindeki serüvenlerinde toplumsal deneyimlerini aktarmanın bunca güçlü bir yolu olan hikaye anlatmanın, sırf eğlenmeye hizmet eden bir şey olarak algılatılmasının bir egemen güçlerden gelen bir ideolojik saldırı olduğunu ve egemen sistemin, bu yolla toplumları kendi deneyimlerini aktarmaktan yoksun kılmayı amaçladıklarını unutmamak lazım. Bir yandan iktidarcı, erkek egemenlikçi sistemlerini destansı anlatılarla, her türlü iletişim aracını ve tekniğini kullanarak toplumun üzerine boca eden, tarihi, hikaye anlatımını devletle başlatan egemen güçler öte yandan hikaye anlatımını, hikayenin sanatsal anlatımla buluşmasını sabote ederek, itibarsızlaştırarak etki alanlarını hızla geliştirmektedirler.
Özellikle post modern dönem diye tanımlanan çağın sanatındaki anlatıma bakıldığında sanatın tamamen hikayesizleştirildiğini, deneysellik adı altında yaratılan sanatın aslında hiç bir şey anlatmamanın, hiçliğin, dolayısıyla toplumsal olmamanın ideolojik alt yapısının hazırladığını görmek gerekir. Her sanat disiplini, sanat diye tanımladığımız her eylem kendisini bir hikaye anlatmak üzerinden var kılmış ve zaman içerisinde bunu estetik bir ifadeye kavuşturarak, anlatımını toplumla daha etkili buluşturmanın arayışını gerçekleştirmiştir. Öyleyse çok net olarak sanatı hikayesizleştiren, hikayesiz bir estetik yaratmaya çalışan her türlü eylemi, insanlığın ortakçı değerlerine, toplumsal kutsallarına yönelmiş bir ideolojik hamle olarak görmek ve bunun karşısında eleştirel bir tavır almak gerekir.
Yaşadığı topraklar yüzyıllardır egemen güçler arasındaki savaşların merkezi olmuş, büyük kıyımlardan, büyük yıkımlardan geçmiş olan Kürt halkının bugün hala varlığını koruyabiliyor olmasının en önemli nedenlerinden birisi de Kürt halkında var olan çok güçlü hikaye anlatma geleneğidir. Kürt halkı bu güçlü hikaye anlatma geleneği sayesinde kıyımlara, yıkımlara dair deneyimlerini, bu kıyımların nedenlerini, bunlar karşısında gösterdikleri muazzam direniş ve kahramanlıkları, uğradıkları ihanetleri, nesilden nesle aktarmak ve böylece var ettikleri toplumsal kutsalları ve ahlakı koruyarak toplumsal varlıklarını koruyabilmek şansına sahip olmuşlardır. Kendilerine, geçmişlerine dair hikayeleri egemenlerin ağzından değil, kendi bilge anlatıcılarının ağzından dinlemişlerdir. Bugün Kürtler adına sanat yaratmak isteyenlerin, her çeşit Kürt sanatını üzerinde yükseltecekleri yegane kaynak bu hikayeler ve bu hikaye anlatma biçimidir. Post modern savrulmalar ve heveslerle Kürt sanatını hikayesizleştirmek, Kürt halkının mücadele tarihine ve toplumsal kutsallarına açık bir ihanettir.
Hikayesizleştirilemeyenlerin hikayesi
Hiçbir sistem, ideolojik hegemonyasını kurmadan tüm askeri ve ekonomik gücüne rağmen kalıcı olma şansına sahip değildir. Yine hiçbir merkezi güç, salt zora dayalı yöntemlerle topluma hükmedemez ve hükümranlığını kalıcılaştıramaz. En baskıcı, en otoriter hegemonya bile, egemenlik kurduğu halk ya da halklar nezdinde bir meşruiyet yaratmak zorundadır. İşte bu meşruiyeti yaratmanın ve kalıcılaştırmanın en güçlü enstrümanı ideolojidir.