Hatırlar mısın, aile içinde çocukluğumuza ilişkin bir mucizeden bahsedilirdi. Bingöl depreminde ikimiz de bebekmişiz ve yan yana uyuyormuşuz. Depremin etkisiyle evin duvarından yuvarlanan büyük bir taş ikimizin tam ortasına düşmüş. Tesadüf o ki, birbirimize yakın uyumamıza rağmen, taş ikimize de zarar vermemiş. Anlatılana göre, eğer taş biraz sağa ya da sola doğru düşseydi, ikimizden biri bugün yaşamamış olacaktı. Ailede bu bir mucize gibi anlatılırdı.

Bu olay ne kadar mucizeydi bilemem. Fakat bir taşın ayırmaya kıyamadığı ikimizin yaşamı daha sonra da hep birlikte sürecekti. Sen benden altı-yedi ay büyüktün. Ama yaşamımızın her aşaması birlikte geçmişti. Neredeyse ikiz gibiydik. Bebekliğimiz, çocukluğumuz ve gençliğimiz hep birlikte geçti. Zozan ve Fatma anaların sütlerini birlikte emmiştik. Yani bebeklik yiyeceğimiz ortaktı ve iki ortak annemiz olmuştu.
Derler ya “Başlangıçlar, sonrasını da belirler", bizim ki de o misal… Birlikte köyümüzün kırları, ormanları ve dağlarında koşturup durduk. Köy çocukluğunun tüm “yaramazlıklarını" birlikte yaptık. Bostan hırsızlığından tutalım, uyarılara rağmen köyün derelerinde korkusuzca yüzüp oynamalara kadar… Fatma anayı birlikte kızdırdık ve onun o kızgınlıkla bize banyo yaptırırken büyük yeşil sabunla kafamıza patlattığı kötekleri birlikte yedik. Çocukluğun bütün zevkleri, sevinçleri, üzüntüleri ve cefalarını birlikte yaşadık.
Bingöl’ün bütün sokak ve kuncıklarını da birlikte dolaştık. Okuldan çıkar çıkmaz, diğer çocuklar top oynamaya giderken, biz harçlığımızı çıkarmak için Bingöl’ün sokaklarına dalıp her türlü işi yaptık. Ayakkabı boyacılığı, indir-bindir, odun kırma, kömür taşıma… Yaşımıza ve gücümüze göre uygun her işe koşturduk. Yağmur, kar, soğuk, sıcak demeden bütün sokakları dolaştık. Her zorluktan mutlaka zevkli bir yan çıkarıp birlikte gülüp eğlendik. O zamanlar Bingöl’ün sokak ve kuytu köşelerini ikimiz kadar dolaşanın olduğunu sanmıyorum.
Bingöl’ün meşhur Saray Sineması'na gelen tüm filmlerini birlikte izledik. Bu yapabilmek için de tüm “yaratıcılığımızı" kullanırdık. Çoğu zaman paramız yetmezdi içeri girmek için. Ama mutlaka bir yolunu bulup sinemanın sahibi olan Şalvarcı’yı “ikna" eder ve içeri girerdik. Bu konuda senin yaratıcılığının yanında bile geçemezdim. Şalvarcı’yı ikna etmene hep hayran kalırdım. Halen televizyonda o zamanlar birlikte izlediğimiz filmlere rastladığımda, onun için hangi “taktik"lerle içeri girdiğimizi anımsar ve hüzünle gülümserim.
Sokakta olupta kavgalardan uzak durmak mümkün değildi. Kolay kolay kavga taraftarı olmasak da mutlaka bela gelip bizi de bulurdu! Birlikte ya dayak yerdik ya da üstesinden gelirdik. Senin o “iş başa düştü" anlarında korkusuzca kavgalara girmelerin halen aklımdadır. Bununla bana da cesaret verirdin. Normalde dayak yiyebileceğimiz durumlarda bile, çoğu zaman bu tavrından dolayı, ikimize gelen cesaretle dayak yemekten kurtulurduk! Kavgada hep bir adım önde olmak isterdin. Sadece kavgada değil, her zorlu işte hep öndeydin. Belki de benden 6-7 ay büyük olmanın getirdiği duyguyla, beni zorluklar karşısında korurdun. Bunu hiç sözle ifade etmesen de davranışlarından anlardım. Çoğu zaman bunun için sana kızardım. Ama çoğu zaman sözümü dinlemene rağmen, zorlu anlarda bana aldırmaz ve hep önde olurdun. Bir iş mi yapardık, zor tarafını alırdın. Kavga mı olurdu, bir adım öne atılırdın… Bu duruma kızsam da içten içe seninle gurur da duyuyordum. Senin “ağabeyliğini" açıktan kabul etmesem de o kol-kanat geren yaklaşımının güvenini hep yaşadım. Seninle birlikte olduğumda kendimi hep güvende hissettim. En zorlu anlarda bile…
90’lı yıllarda yolumuz İstanbul’a düştü. Aynı zamanda ikimizin devrimciliğe adım attığımız yıllar oldu. Devrimciliğe de yine benden önce atıldın. İlk önce Türkiye solundan bir hareketin içine girmiştin. 90’lı yıllar Kürt halkının serhıldana kalktığı yıllardı ve özgürlük dağları insanı mıknatıs gibi çekiyordu. Halkına olan sevgin, sol hareketlerde fazla kalmana izin vermedi. Kısa sürede yönünü Kürt Özgürlük Hareketine çevirdin: İlk ilişkiyi yine sen sağladın ve birlikte başladık bu işe de. İlk eylemlerimizi birlikte gerçekleştirdik, birlikte serhıldanlarda yer aldık. İlk coşku ve heyecanı birlikte yaşadık. Yine “ağabeylik" damarın tutar ve beni tehlikeli yerlerden korumaya çalışırdın. Bu haline kızsam da cesaretine hep hayrandım.   
Diğer sol hareketler ve farklı çevreden insanlarla öyle arkadaşlıklar kurmuş ve güven vermiştin ki; sen yönünü Kürt Özgürlük Hareketi’ne verince, onlar da seni takip etti. Kısa sürede mahallede yurtseverler grubu olarak tüm sol hareketleri geride bırakmıştık. Halbuki daha önce hepsi çok güçlüydü. Yurtsever gençliğin hızla büyümesi, diğer kesimlerde şaşkınlık yaratmıştı.
1992 yılında birbirimizden ayrıldık. Bunun son ayrılışımız olacağını nerden bilebilebilirdik ki…  Bingöl’e gitmiştin. Aslında sözleşmiştik, geri gelecektin ve birlikte yönümüzü özgürlük dağlarına verecektik. Fakat Bingöl’de kalmak zorunda kaldın. Ben de kısa süre içinde evden tümüyle ayrıldım. Bir an önce özgürlük dağlarına ulaşmayı istiyordum ama metropollerde kalmak zorunda kaldım. Evden ayrıldığımda, bu kez senden bir adım önde olduğumu düşünüyordum! Meğer yanılmışım.
Tutsak düştüğümde, senin özgürlük dağlarına ulaştığını duydum. Yine benden önce yürümüştün en zorlu yerlere ve bir adım öndeydin. Hem kıskandım, hem de gurur duydum seninle. Tüm hayallerimi kendinle taşıyıp, o havayı benim için de kokladığından emindim.
Sen de özgür dağlarda tutsak düştüğüm haberini almıştın. Buna çok üzüldüğünü söylemişlerdi. Eminim o dağlarda tekrar karşılaşıp birlikte özgürlüğe yürüyeceğimizi hayal ettin. Zaten ilk defa uzun süreli ayrı düşmüştük. Ben seninle gurur duyarken, sen esir düşmemden dolayı acı duyuyordun. Eminim o dağlarda bir gün özgür günlerde buluşacağımız hayaliyle, beni yüreğinin baş köşesinde taşıyordun. Zindanın soğuk duvarları arasında aynı hayali kurdum...
Uğradığın bir köyde İstanbul’a gelen bir köylü aracılığıyla selam göndermiştin. Gelip ziyaret kabininde selamını ileterek; “Merak etmesin ve kendine iyi baksın. Birgün hepsini oradan çıkaracağız" sözünü söyleyince; bir anda o duvarların ağırlığı dağılmış ve beni özgür ortamlarda buluşma heyecanı sarmıştı. Tutsak düşmemden dolayı ne kadar acı duyduğunu da hissedebiliyordum. Zaten zindanlara karşı duygusal bağın çok güçlüydü. Daha İstanbul’dayken birlikte zindanları düşünür ve oralardaki yaşamı merak ederdik. Ahmed Arif’in zindanlar üzerine yazdığı şiirini kendi sesinden her dinlediğimizde duygulanırdık. Sen, bu duygusallıkla hemen bir sigara yakardın.
Selamını aldıktan yaklaşık bir ay sonra o acı haberi duydum. Daha selamının tadı ve tekrar buluşma hayalini doyasıya yaşamadan, yıldızlaşıp aramızdan ayrılmanın haberini almak çok ağır gelmişti. Hani sözün vardı, buluşup birlikte hayallerimizin peşinde koşacaktık. Hani hiç ayrılmayacaktık… Bebekliğimizde bir taşın hissederek ayırmaya kıyamadığı ikimizi; bir mermi ayırmıştı. Belki o taş, hissiz insanlar adına utanmış ve lanetler yağdırmıştır…
Bizi bırakıp gidişin üzerinden ondokuz yıl geçti. Kalemi elime her aldığımda elimde kaldı. Yazmak çok zor geliyor ve senin gibi yiğitleri anlatmaya yetmiyor. Bir adım önce olmanla hep gurur verdin. Bu seferki gidişini kabullenemedim/kabullenemiyorum. Hep bir adım önümde olmak zorunda mıydın?
Halkımız siz yıldızlaşanların hayal ettiği gibi bugün özgürlüğe yürüyor. Adım adım hayalleriniz gerçekleşiyor. Halkımız, korkusuzca tarihin tüm bentlerini ezip geçiyor. Özgürlük ateşi çocuk, yaşlı, genç, kadın herkesin yüreğinde. O çok sevdiğiniz Kürt çocukları umutla zafer işaretleri yapıyor. Siz gidenleri arıyoruz özgürlüğün resminde.
Bunu sizin yarattığınızı bilmek kadar, bedelinin ağırlığının da farkındayız. Her gün büyüyen özgürlük ateşiyle teselli buluyoruz. Bu güzelliklerin asıl sahibi ve yaratanları olarak hayallerinize sahip çıkacağız. Başka biçimde layık olmak da mümkün değil…
* Bolu F Tipi Cezaevi  


 1971 Bingöl Adaklı İlçesi’nde dünyaya gelen Turabi Çalağan (Xeyrî), 1 Aralık 1995’te Bingöl Dallıtepe’deki çatışmada yaşamını yitirdi.