Tayyip Erdoğan’ın, Türk devletinin sömürgeciliği, teslimiyete giden Kürt işbirlikçiliği hendeklere gömülecek. Kürdistan’ın özgürlüğü, halkların kardeşliği ise barikatlardaki direnişle inşa edilecek. Bu tarihin ve toplumun bir gerçeğidir.
Eğer hendek ve barikatlarda Kürt gençlerinin öncülüğünde toplumun kahramanca direnişi olmasaydı, AKP ve Türk devleti faşizmini Kürdistan’da kurumsallaştıracaktı. Kürdistan'ı nefessiz bırakacaktı. Ama 12 Eylül 1980 faşizmine direnen Apocu Kürt gençliği gerçeği olmasaydı, bugün Kürdistan’ın esamesi okunmayacaktı. Kürdistan diye bir gerçeklik yok edilecekti. Bu Güney Kürdistan için de Rojava ve Rojhilat için de böyle olacaktı. Bunun altının özellikle çizilmesi gerekiyor.
Çünkü PKK daha resmen ilan edilmemiş, genç Abdullah Öcalan etrafında şekillenin PKK’nin öncü kadroları ortaya çıkıp "Kürdistan sömürgedir" sözlerini söyleyince Kürdü, Türkü, solcusu, sağcısı, orta sınıfı büyük bir ürküntü duymuştu. Bu sözlerin ifade edilmesinin "intihar" olabileceği, devletin çok şiddetli yöneleceğini söyleyenler, Apoculardan, PKK’den kendilerini uzak ve ayrı tutacaklardı. Kemal Burkay çizgisindeki işbirlikçiler PKK’yi Türk devletinden önce "terörist" gösteriyorlardı. Türk şoven milliyetçi sol çizgisi PKK’yi "çete" ilan etmişlerdi. Ama Apocuların direnişinin sağlam tarihi, toplumsal, siyasal ve ideolojik kökleri vardı.
Apocular sadece "Kürdistan sömürgedir" tezi ile sınırlı kalmamış, "direniş zafere, teslimiyet ihanete ve yenilgiye götürür" demişler ve bunun gereğini canlarını ortaya koyarak yapmışlardı. 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren Apocuların devrimci gerçeğini "Hilvan-Siverek üzerinde helikopterle gezinirken 12 Eylül darbesinin yapılmasına karar verdik" diyecekti. Sonrasında, Maraş Katliamı, Diyarbakır zindanındaki vahşet, 14 Temmuz Ölüm Orucu Direnişi ve 15 Ağustos 1984 gerilla direnişinin başlatılması da bu diyalektiğin sonucuydu.
Evet, Diyarbakır zindanındaki direnişin öncüleri ve tanıkları 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi'ne giderken de yalnızdılar. Azdılar. 15 Ağustos 1984’de gerilla savaşı başladığında da Kürdistan’daki orta sınıf, şoven sol çizgi direniş yerine işbirlikçiliği, reformizmi dayatmıştı. Ama gerilla direnişinde ısrar eden PKK, 1990’lı yıllara geldiğinde serhildanlarla birleşen devrimci bir halk gerçekliği ortaya çıkarmıştı.
15 Şubat 1999 uluslararası komplosunun gerçekleştiği dönemde de "PKK bitti diyenler" tarihsel olarak büyük bir yanılgı yaşamışlardı.
Şimdi içinde bulunduğumuz halkın öz yönetim direniş sürecindeki bazı ruh halleri de aynen 1980 öncesi, 1984 süreci, 1999’daki gibidir. Oysa PKK’nin temel karakteri gençlik özgünlüğündeki direniş çizgisidir. Özgücü ile direnişi esas alınca da kesin sonuca götürme diyalektiği işleme girer.
Bugün Sur, Gever, Cizre, Silopi, Silvan, Nusaybin, Derik, Dargeçit, Varto diğer yerlerdeki direniş de aynen yakın geçmişteki tarihi süreçler gibi bir karakter kazanmıştır. Direnişe YDG-H öncülük ediyor. Orta sınıf biraz ürküntülü. Ulusalcı sol yine PKK’ye tepkili, işbirlikçi Kürtler yine planlamaları bozulduğu için öfkeli. Türk devleti ise bu uçları da kendi içinde birleştirerek hem savaşını yürütmek hem de Kürdistan’daki haklı direnişi boğmak istemektedir.
Ama Kürdistan’daki direniş yukarıda belirttiğimiz karakterde gelişiyor. Tarihsel kökleri sağlam. Gelecek vaat ediyor. Tabii ki ağır bedeller ödüyorlar. Özellik YDG-H gençliği büyük bedeller ödüyor. Ama sonuç alıyor. DAİŞ zihniyetli AKP faşizmini hendeklere gömüyor. Tankı, topu, helikopteri, zırhlı araçları ve ağır silahları ile de gelse Türk devleti, barikatlara tosluyor.
Zor ve sert bir mücadele dönemi, gerçekten de teslim olanların ihanete gideceği, pasifistlerin yenileceği, direnenlerin ise kazanacağı bir Kürdistan gerçeği sözkonusudur.