Kış günü, karlı soğuk gecede kimi okul harçlığını çıkarmaya çalışan, kimi ailesini geçindirmeye çalışan onca insan, üzerlerine yağan bombayla kalakaldılar, kalmadılar parçalandılar. İnsanların sevdiklerini nedenini anlamadıkları bir felaket ile kaybetmeleri, haksızlığa uğramış hissetmeleri, olağan cenaze törenini yapamamaları nasıl bir ruh hali yaratıyor? Bunları görmek, yapılabilecek destek ve onarım çabalarını belirlemek için bölgeye gittik. Bu durumda sessiz kalmamak, elimizden geleni esirgememek insan olarak boynumuzun borcu diye düşündük. Biz doktoruz, acıyı dindirmek üzere yola çıkan insanlarız. Tahmin ettiğimiz ve sonrasında gördüğümüz acıyla hem kendimiz hem mağdurlar hem de ülke nasıl baş edebilir, görmek ve olası çarelerle ilgili birlikte düşünmek istedik. Bu amaçla 4 kişilik bir ekiple yola çıktık. Bölge halkıyla görüşmenin yükü çok ağırdı. Artık biz de Roboskî öncesi gibi olamazdık. Hem yaşananlara tanıklık etmek hem acıyı dindirmek için katkımız olsun istedik. Gördüklerimizi duyurmak ve alınabilecek önlemler için neler yapılabileceği hakkında bilgimiz ve görgümüzle bir rapor hazırladık. Zamanın durmuş olduğu Roboskî’de, insanların yaslarını tutamadıklarını, öfkeli olduklarını, adalet arayışının ağır bastığını gördük.

İnsanlar açısından bunca kayıpla yola devam etmek çok güçtü. Doğal olarak bir sevdiğinin kaybından sonra herkes yas tutar, yas olağan bir süreçtir. Olması gerekendir. Olağan bir yas sürecinin aşamaları vardır. Kişi ölüm karşısında bir şaşkınlık, şok yaşar. Kabul edemez, inkar eder. “Yok, böyle birşey olamaz” der örneğin. Sonra pazarlık aşaması gelir. “Acaba o gün gitmeselerdi ölmezler miydi, anneme daha iyi baksam hastalıktan kurtulabilir miydi” gibi. Suçluluk hisseder. Hele bu suçluluk olağan dışı ölümlerde çok artar ve bazen yasın tutulmasını engeller. “Benim yüzümden”, “babamın yüzünden” gibi kendini, diğerlerini bazen de öleni suçlar. Bireysel travmalarda, bireysel ölümlerde örneğin intihar gibi olağan dışı beklenmedik ölümlerde, ölenin yakınlarına suçluluk öyle bir bulaşır ki yas süreci sekteye uğrar, kişi yıllarca bu aşamada takılı kalabilir. Roboskî’de olduğu gibi toplumsal travmalarda, böylesine travmatik bir ölüm sonrasında adalet arayışı devreye girer ve kişilerin yas tutmasını engeller. Eğer kişi bu aşamayı da atlatabilirse depresif bir döneme girer, bir süre sonra da ölümü kabul eder. Bütün bu aşamaları sağlıklı yaşayan biri, sonrasında ölen kişiyi yad edebilmeye başlar ve hayatına o kişinin anılarıyla devam eder. Ölümün anlamlandırılması önemlidir, aslında herhangi bir olay ya da yaşanan travma için anlamlandırma önemlidir. Örneğin deprem ne kadar acı ve travmatik olursa olsun insan eliyle yapılmış felaketlere nazaran daha anlamlandırılabilir. Yer kabuğu sarsılmış insanlar ölmüştür. Elbette orada da binaların sağlam olmaması gibi insan elinin bulaştığı can sıkıcı bir konu vardır, ancak ne kadar sağlam olsa da şiddetli bir depremde yıkılabilir. „Allahtan geldi, doğadan geldi“ deyip kabul edilmesi daha kolaydır. Ancak insan eliyle yapılmış felaketlerde kişilerin, insanların, dünyanın güvenilir olduğuna dair inançları sarsılır. Hele de koruyan, kollayan olması gereken kişiler tarafından yapılan travmatik yaşantıların anlamlandırılabilmesi çok zordur. Roboskî de böyledir; koruması gereken, güveneceğin devletinin aygıtları tarafından sebepsiz yere bombalanmak, feci bir şekilde öldürülmek insanın hafzalasına sığmayacak birşey. Anlamlandırılmadığı için de travma zihinde bir yere oturtulamıyor. Üstelik aradan geçen bir sene sonra bile ne faillerden söz ediliyor ne bir özür dileniyor. İnsanlar bu travmayı anlamlandırmak istiyorlar. Yıllardır yaptıkları bir eylem sonrası, sınır ticareti sonrası birçoğu çocuk yaşta onca insanın öldürülmesi ve sonrasında bu duruma bir açıklık getirilmemesi, durumdan etkilenen insanlara sahip çıkılmaması, hatta suçlar nitelikte söylemlerde bulunulması insanların yas tutmasını engelliyor, temel güven duygusunu zedeliyor. Kalanlar hem yaşadıkları için hem adaleti sağlayamamış olmaktan dolayı suçluluk duyuyorlar. Öfke çok fazla. Sırf kayıp yakınları için değil, Türkiye’de yaşayan herkes için böyle bir durum sözkonusu. Onca insanın göz önünde katledilmesi yaşanılan coğrafyanın herkes için tehdit edici olduğu anlamına geliyor. „Onlar Kürt, PKK’ye yardım ediyor“ diye kimi insanlar kendini rahatlatmak istese de acı, korku, kaygı içten içe kemiriyor. Gözler önünde cereyan eden işkence herkes için travmatik. Haksızlığa uğrayan bir kişi varsa herkes için haksızlık olması mümkündür.
İnsanlar acılarına tutunmuş, acıdan ve öfkeden başka bir şey yaşayamaz hale gelmiş. Hatta yaşam amaçları neredeyse bu adalet çabası olmuş. Beri yandan bölgede sınır ticaretinin zorlaşması insanların ekonomik olarak da zorlanacağı anlamına geliyor. Bölge dağlık arazi, tarla yok üç beş ağaçtan başka bişey yok, sanayi yok, sınır denilen bir top oynama mesafesinde, onlar için sınır zaten yok. Karşıda halasına gidiyor, dayısı karşıdan bu yana geliyor. Sınır denilen üzerine kan sıçramış küçük bir taş parçası.
Kadınlar karalara bürünmüş, nefes almaktan dolayı suçlu hisseder olmuşlar. Kimileri „biz de ölsek“ diyor, kimileri meydanlarda mitingten mitinge koşuyor, kimileri bırakmış kendini evinden çıkmıyor. Çoğu zaten uyumuyor. Başka konu konuşulmuyor, düğünler yapılmıyor. Hayat 28 Aralık 2011’de  durmuş...
Almanya’da yaşayanlar için vatana gidişi sağlayan uçak, Roboskî’de yaşayanlar için ölüm getiren, korku salan bir araç oluyor. Çocuklar güvensiz, yalnız, kaygılı... Büyütülürken ağlamaları „asker geliyor“ diyerek susturulan çocuklar, şimdi karşılarında o korktukları nesneyle her an temasta, susakalmışlar. Okullarda cam kırıyor, birbirine vuruyor, sessizce bağırıyorlar. Anlamıyorlar olanları, gerçi kim anlıyor ki... Onlar her an yer ayaklarının altından kayacak gibi yaşıyor ve tutunacak ne kimsesi ne nesnesi var çocukların. Büyüklerin acıları, öfkeleri var. Çocukların ellerinden alınmış çocuklukları, ağabeyleri, babaları var. Duygu dünyaları karışık.  Anneye bakıyor; gözü yaşlı uzaklara bakan bir kadın. Babaya bakıyor; başı önünde eğik, için için ağlayan bir adam. Çocuklar büyüklerin gözlerine bakamıyor. Roboskî’de bir nesil gözlere bakmadan büyüyecek. Gözlere bakmadan büyüyen çocukların kafasında büyük büyük düşmanlar olacak,  felaketler olacak. Sonra çocuklarına efsaneler anlatacaklar. Halklar arasında yarılma belki daha da artacak. İnsanlar arasında yarılma artacak. Çocuk anasına, babasına, devletine, askerine, arkadaşına, kendine güvenmeden büyüyecek ve yalpalayan bir nesil bölük pörçük bellekle olumsuz baş etme yöntemleri bulacak.
Adalete hepimizin ihtiyacı var. Bu duygudan naçar yaşarsak, sevmeye, üretmeye gücümüz nasıl olacak? İnsanlar yaşadıkları topraklarda güvenli olmadıkça oraya nasıl bağlanacak? Korkarak, kaçarak, dövüşerek, bağrışarak, hep kötü ötekiler yaratarak yaşamak çok zor.
Roboskî’de yaratılan travma gibi bir toplumsal travma sonrasında yapılacak ilk şey, gerçeğin ne olduğunun ortaya çıkarılması ve olayın aydınlatılmasıdır. İnsanların yaralarının onarılması için, zihindeki kaotik hikayenin bütünlüklü hale gelebilmesi için öncelikle bu gerekli. Hakikat ne? Neden oldu? Hem mağdurların hem Türkiye halkının bu bilgiye ihtiyacı var, yeniden bütünlüklü hale gelebilmek için buna ihtiyaç var. Sonra adaletin sağlanması gerekiyor, faillerin bulunup  cezalandırılması... Tabii bu ceza gideni getirmez ancak insanlarda adalet duygusunun inşasını sağlar. Sonra da zararın  telafisi, tazmin edilmesi gerek. Bir özürü çok görerek ölenler için insanlara para verilmesi hem iletişim kanallarını tıkayan bir davranış hem onur kırıcı. Bölge halkının da istediği bu özür ve gerçeğin aydınlatılması, adaletin sağlanması...
Kar her yerde soğuk, üşütücü ama Roboskî’de dondurucu. Bahar geldi geçti ama Roboskî’de don çözülmedi, zaman hep aynı: 28 Aralık 2011, saat 21:30...
İnsanlara güneş lazım; ısıtıp karı eritecek, yüreklerine insan olmanın, ötekiyle yaşamanın sıcaklığını salacak bir güneş... Ve güneş insan eliyle yapılacak...