Fransa Gündemi


Fransız Sigortacılar Federasyonu tarafından yayınlanan rapora göre, 2008-2013 yıllarında Fransa’daki hırsızlık vakaları yaklaşık yüzde 50 artış gösterdi. Rapora göre, 2013 yılı içerisinde sigorta şirketlerine şahıslardan 400 bine yakın hırsızlık şikayeti ulaşmış.
Söz konusu hırsızlık vakalarının sigorta şirketlerine mali faturası ise 720 milyon Euro civarında olduğu belirtiliyor. Fransa’daki hırsızlık oranlarındaki artış herzaman olduğu gibi göçmenler, özelde de Arap ve Romanlarla açıklanıyor. Yani Fransa’da işsizliğin ve yoksullaşmanın nedeni olarak gösterilen göçmenler bu kez hırsızlığın birincil sebebi oldular!
Peki hırsızlığın bu kadar artmasında esas sebep nedir? İşsizliğin tavan yaptığı, yoksulluk ve yoksunluğun uçlarda yaşandığı, her gün yeni işten çıkarmaların yaşandığı Fransa’da hırsızlık eylemini gerçekleştirenlerin bunu zevkten yaptığını düşünemeyiz. İşin özünü gizlemek isteyen sistemin kendisi; adaletsiz biçimde banliyölerde büyüyen, eşitsiz eğitim, eşitsiz sağlık ve eşitsiz gelir dağılımına maruz kalan, bu koşullarda büyüyen gençleri suçluyor. Göçmen gençlerin ya da Avrupa Birliğine dahil edilmiş Bulgar ve Romanların kişisel zaafları ve yetmezlikleriyle açıklamaya çalışıyor ve Fransa güvenlik tedbirlerini arttırarak hırsızlığın önüne geçeceğini belirtiyor.
Son dört yılda işsizliğin yüzde yüz oranında arttığı Fransa’da yüzbinlerce göçmen genç; düşük ücretlerle insanlık dışı koşullarda çalışıyor. Onlara yaşam alanı olarak gösterdikleri yer ise dar gelirli aileler için yapılan binlerce insanın aynı apartmana istiflendiği sosyal ev. Yaşadıkları yoksul semtlerde göçmen gençler, eğitim olanaklarından daha orta-okul sıralarında ayrıştırılmaya başlanıyor.
Düz lise yerine meslek okullarına bilinçli bir politikayla yönlendiriliyor. Yüksek okul okuma şansından, ancak çok bilinçli aileye sahip ve eğitim sürecinde olağanın üzerinde bir çaba gösteren göçmen çocukları yararlanabiliyor.
Sistem içerisinde beyni, enerjisi, yaşamı hapsedilen bu gençler yine sistemin kendisi tarafından hırsız ve çete haline getiriliyor. Sonra aynı sistem ceza kanunlarını ağırlaştırarak onları tutukluyor, uyuşturucusunu temin ediyor, yok sayıyor. Çünkü kapitalizm tam da böyle işliyor. Önce toplumun ruhunu çalar, sonra sistem karşısında hak arama yerine içi boşaltılmış bireyleri yine toplumun olanını çalmaya yönlendirir. Çalınacak eşyanın piyasasını düzenlenmesi için sigorta şirketlerini devreye sokar. Sistemi korumak için ise polisi diker başına…
İşte tüm bu çark içerisinden sıyrılmaya çalışan Fransa’daki göçmen gençlerin 2005 ayaklanmasını hatırlayın. Başkaldırdılar, araba yaktılar, sokakta polis ile çatıştılar. Örgütlü bir yapıları yoktu.
Hedefi olan bir eylem içerisinde değillerdi. Oysa o yakıp yıkma olarak gösterilen eylemsellikte olan gençler sistemin on yıllardır onlarda biriktirdiği öfkelerini sokağa taşıdılar. Sistem onların örgütsüz başkaldırısını bir dizi güvenlik yasasını çıkarmak için kullandı.
Sarkozy dönemin Cumhurbaşkanı haline geldi. Çünkü bu genç kuşaklara öncülük yapacak örgütlü ve düzen karşıtı bir organizasyon bulunmuyordu.
Zenginlerin, toplumu soyup soğana çevirmesinin literatürdeki karşılığı ticaret olarak yazılır ve raporlaştırılır. Yoksulun çaresizleşmesi ise hırsızlık olarak raporlara yansıyor. Çaresiz yoksullaşmış kişilerin oluşturduğu kitlesel toplam çaresiz yoksulları soymaya kalkışıyor.
Zenginler ise sömürülerini yoğunlaştırdıkça yoğunlaştırıyor. Zenginler çaltıkça hırsız sayısında patlama yaşanıyor!
İşte zenginleri korumayla mükellef devlet, çünkü onun işi sermayeyi korumak ve onun yasalarını oluşturmak, polisiye önlemleri sıklaştıracağını ve hapishanelerin kapasitesinin arttırılmasından bahsediyor. Düzenin kendisi budur işte!