Bugün Kürdistan’da TC faşizmi tümden bir soykırım politikasını devreye koyarak, en çıplak haliyle bir sömürgeci strateji izlemektedir. 

Çıplak sömürgecilik halini tümden bir Soykırım Rejimi olarak ifade etmek en doğru tanımlamadır. Erdoğan-Bahçeli faşizmi milliyetçilik ile mezhepçiliği birleştirerek tümden insanlığın yarattığı onca değere aynen zamanında Hitler, Franco, Mussolini, Saddam, İdi Amin, Salazar, Pinochet, Somoza, Kenan Evren gibi kişiliklerin işledikleri suçların daha büyüklerini günlük olarak işlemektedirler. Bir coğrafyanın ismini yasaklamaya kalkışmak, bir mezarlığı bombalamak, 13 mermi ile katledilmiş 12 yaşındaki bir çocuğun anıtını yıkmak, bir halkın tarih ve aydınlanma hafızası olmuş bir mellenin, seydanın türbesini parçalamak, son yüz yılda Kürtlere dönük uygulanan soykırımının en kapsamlısına maruz kalmış olan bir şehrin tabelasını ismi yazıldığı için indirmek, panzerlerle evlerinde oturan çocukları çiğnemek, günlük olarak onlarca-yüzlerce insanı rastgele zindanlara doldurarak ürkütmek, sokaklarda linç etmek, tarihi mirasa yoğun sahip olan bir coğrafyayı sular altında bırakarak tarihi mirasıyla oynamak, tarihi bir kenti tahrip etmek, günlük olarak tarihi bu coğrafyaya ateşli silahlarla saldırarak onarılamaz yakmalara yol açmak derken, bir halkın ve coğrafyayı adım adım tümden yok etmeyi hedeflemek tek kelimeyle, bir Soykırım Rejimidir. 

Kürt Halk Önderliği’nin deyimiyle Soykırım Rejimini ifade edecek olursak: “Asimilasyon yöntemleriyle üstesinden gelinemeyen halkın, azınlıkların, her türlü farklı din, mezhep, etnik grupların fiziki ve kültürel olarak tamamen tasfiyesini amaçlar.” Soykırım uygulamalarını Kürt Halk Önderliği iki kategoriye ayırmaktadır. Birinci kategoriye: “Fiziki soykırım yöntemi genellikle hakim elit kültürüne, ulus-devlet kültürüne göre üstün konumda olan kültürel gruplara uygulanır. Bunun tipik örneği Yahudi kültürüne ve halkına uygulanan jenositlerdir.” “İkinci soykırım yöntemi olan kültürel soykırım denemeleri ise daha çok hakim elit ve ulus-devlet kültürüne göre zayıf ve gelişmemiş durumda bulunan halk, etnik ve inanç gruplarının üzerinde uygulanır. Temel mekanizma olarak hakim elit ve ulus-devletin dil ve kültürü içinde tümüyle tasfiye olmaya amaçlayan başta eğitim olmak üzere her türlü toplumsal kurumların cenderesi içine alınıp varlıkları sona erdirilmeye çalışılır.” 

Kürt Halk Önderliğinin dile getirdiklerini zamanında Jean Paul Sartre: “Sömürgeci şiddeti bu köleleştirilmiş insanları saygılı bir uzaklıkta tutmayı amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır” derken Frantz Fanon: “Sömürgeci kendi varlığını, yani servetini sömürge sistemine borçludur” demektedir. Bilinsin ki: “Sömürge dünyası ikiye bölünmüş bir dünyadır. Ayrım çizgisi, sınır, kışla ve karakollarla temsil edilir. Sömürgelerde resmi, meşru yetkili, sömürgecinin ve ezme rejiminin sözcüsü, polis ve ordudur.” Ve bugün Kürdistan’ın herhangi bir taşına, bir dağına, bir köyüne, bir kasabasına ve bir şehrine gidildiğinde bu ayrım çıplak bir halde görülecektir. 

Evet, sömürgecilik altında tek bir yol vardır, o da: Taş kesilmektir. “Sömürge insanı hapsedilmiş bir insandır.” Albert Memmi ise bu durumu: “Bu meşruluğun tam olabilmesi için sömürge insanının köle olması yeterli değildir, bu rolü kabul etmesi de gerekir” demektir. Dahası bu duruma onay veren bir yapı, halk ya da kişilik: “Sömürgeleştirmeye hoşgörü gösterdiği sürece sömürge insanının tek olası alternatifleri asimilasyon ya da donup taş kesilmektir” diyerek sömürgeciliğin hedeflerini en açık ve çıplak bir şekilde tarif etmiş oluyor. 

Jean Paul Sartre, Frantz Fanon ve Albert Memmi’nin söylediklerinin çok ötesinde bugün Kürdistan’da bir sömürgecilik uygulanmaktadır. Sömürgecilik tümden bir halkı kültürel olarak yok edilmesini bunun yetmediği yerde ise fiziki katliamları da devreye sererek “Bir Soykırım Rejimi” devreye koymuştur. Günlük olarak ise Erdoğan-Bahçeli faşizmi bu Soykırım Rejimini uygulamaktadırlar. 

Gerçekler bu düzeyde çıplak olarak ortada dururken, bu durumu görmemek, görüpte gerekli karşı refleksi göstermemek bir gaflet durumudur. Dahası bir Soykırım Rejimi devrede olmasına rağmen sanki normal bir dikta rejimi devredeymiş gibi bir yaşam seyri içerisinde olmak, öyle algılamak, bir gün kendiliğinden bu faşizan rejim gidecekmiş gibi bakmak, beklemek evet tek kelimeyle gaflettir. Gafletin ise her zaman ihanetin bir ön adım öncesi olduğunu ise bize tarih hep göstermiş ve söylemektedir. 

Gaflet özü itibariyle olup biteni doğru temellerde anlamamaktır, anlam vermemek ve verememektir. Bu bağlamda gaflet Soykırım Rejimi’ni görmemek, duymamak ve anlamamaktır. Soykırım Rejimi kıskacında daha doğrusu Soykırım Rejimi’nin pençesinde yaşarken bu durumu hissetmemek tek kelimeyle bir çürümedir. Ruhen çürümedir. Fiziki olarak çürümedir. Duygu dünyasında çürümedir. Çürümenin ise özü itibariyle bir bitiş olduğunu söylemenin bir anlamı bile yoktur. Çürüme ise bir utançtır. “Utanç, Marx’ın dediği gibi, devrimci bir duygudur.” Devrim ve devrimcilik ise köhnemiş olanı aşma durumudur. 

Evet, bir arkadaşın deyimiyle “Hissetmemek çürümektir.” Hissetme duygularımızı Diriliş Bayramı arifesinde ve günlerinde yeniden canlandırma temelinde her türlü çürümeye, çürütmeye karşı bir duruş gösterme temelinde palkımızın Diriliş Bayramı hepimize kutlu olsun.