
12 Eylül'ün tüm kurumlarını ele geçirdi. Anayasayı da ihtiyaç duyduğu kadar değiştirdi. Ancak 12 Eylül'ün antidemokratik seçim yasasını, anayasanın özünü vb değiştirmedi. Bu AKP'nin ideolojik ve siyasi bir tercihiydi. AKP demokratik bir zihniyete sahip değildi. Parlamenter sistemi pek ala demokratikleştirebilir, Kürt sorunu dahil ülkenin temel sorunlarını çözebilirdi. Ancak AKP bunu yapmadı.
Erdoğan cumhurbaşkanı olduktan sonra AKP'yi uzaktan kumandayla fazla elde tutamayacağını biliyordu. Demirel ve Özal’ın akıbetine uğrayacağı kesindi. Ancak Erdoğan, Özal ve Demirel'in pozisyonunda değildi. Büyük yolsuzluklara bulaşmış, bunlar kayıtlara geçmiş ve yeterli deliller elde edilmişti. AKP iktidardan düşer veya dağılırsa Erdoğan hesap vermek durumunda kalacaktı. Türkiye'de büyük bir kamplaşmaya da yol açmıştı. Önce Kürtlere karşı büyük saldırılara geçmiş, binlerce insani KCK adı altında hapislere doldurmuştu. Sonra Ergenekon ve Balyoz vb darbe girişimleri nedeniyle eski genelkurmay başkanı dahil çok sayıda generali ve subayı hapse attırmıştı. Devleti Gülencilerle parsellemişlerdi. Bu ortaklık bozulunca devletin nasıl yozlaştırıldığı, devlet içinde bu kesimlerin nasıl çöreklendikleri ve kadrolaştıkları en azından kısmen de olsa deşifre oldu.
Erdoğan tüm kesimleri karşısına aldığı için yeni ittifaklara ve ortaklıklara ihtiyacı vardı. Ayrıca korktuğu başına da gelmişti. Tüm saldırılarına ve devletin baskı aygıtlarını kullanmasına rağmen 7 Haziran'da HDP barajı aşmış ve 80 milletvekili çıkarmıştı. AKP tek başına iktidar olamaz duruma geldi yani hükümet düştü. Bu durumda demokratik isleyiş ve halkın iradesine göre bir koalisyon kurulması gerekiyordu. Erdoğan bundan da korktu. Bu durumda devleti istediği gibi yönetemezdi ve AKP giderek gerileyecekti. Seçimlere ve halkın iradesine bir darbe düzenleyerek savaş, baskı ve terör ortamında seçimleri yeniledi. 1 Kasım’da iktidarı gasp etti.
Bu iktidar gaspı ve darbe sadece Erdoğan’ın marifeti değildi. Ordunun militarist, savaş yanlısı kesimi destek verdi. MHP destek verdi. Bahçeli 7 Haziran seçimleri sonrası süreci adeta tıkadı. Partisini de feda edecek biçimde demokratik seçeneğin yol almaması için rol üstlendi. Türk derin devleti destek vermeseydi Erdoğan tek başına Türkiye'yi savaşa sokamazdı. Erdoğan tek başına seçimleri iptal ettiremezdi. Ergenekoncular, ulusalcılar, Perinçekçiler, Yeşili dahil "milli" bir faşist, milliyetçi cephe, blok oluşturdular.
Bu ittifakın oluşmasının esas nedeni de Kürt karşıtlığıydı. İmralı görüşmeleri ve "çözüm" taktikleri, gerçek bir barış ve çözüm arayışı değildi. PKK'yi çözme ve Kürt halkını örgütsüz ve öndersiz bırakma temelindeydi. Sürecin böyle işlemediğini, PKK'nin güçlendiğini, meşrulaştığını ve çözümde taraf olduğunu, isin ciddiye bindiğini gördüklerinde de Erdoğan açıkça süreci bitirdiğini ilan etti. "Dolmabahçe mutabakatı yanlıştır, İmralı meşrulaşıyor, Kürt sorunu yok vb" deyip tercihini savaştan yana yaptı. Yüzyıllık Kürt sorunu yok, kırk yıllık savaş ve çatışmalı süreci de yok sayarsan bu açık bir savaş ilanından başka bir anlama gelmez.
AKP iktidardan düştü, Erdoğan giderek güç kaybetmeye başladı. HDP ve demokratik güçler de giderek umut vermeye, alternatif, demokratik bir seçenek olmaya başladı. Dışarıda da başta Rojava olmak üzere Kürt halkı mevziler kazanıyordu. Ortadoğu 3. Dünya savaşı denilebilecek bir çatışmaya ve kaos ortamına sürüklenmişti. Suriye'ye AKP Hükümeti balıklama dalmış, DAİŞ, El Nusra gibi çetelere sınırlarını açmış, silah ve cephane aktarmakta ölçü tanımaz olmuştu. Güney'de de KDP'yi yanına alarak dört parça Kürdistan'daki partilerin ve halkın birleşmesini engellemeye çalışıyordu. DAİŞ’i Kobanê'ye ve Kürtlere yönelttiler. Türk MİT'i ve Özel Harp Dairesi DAİŞ ve El Nusra içinde etkindiler. 5 Haziran Diyarbakır HDP mitingi ve 20 Temmuz'daki Suruç katliamlarıyla Türkiye'yi içeride de kanlı bir girdaba çektiler.
Türkiye'nin içinde ve dışında bu kadar savaşa hevesli olması ve ABD, Avrupa dahil koalisyon güçleri yerine DAİŞ gibi katil çeteleriyle iş tutmasının asıl nedeni belirttiğimiz gibi Kürt düşmanlığı ve Türkiye'de demokratik bir seçeneğin, muhalefetin görünür olmasıdır. Diğer nedenleri bunlara ek olarak ele almak doğru olur.
24 Temmuz 2015'ten beri AKP Hükümeti aralıksız bir savaş ve saldırı yürüttü. PKK'yi ezemedi. Ortadoğu'daki karışıklıktan ve şiddet ortamından yararlanarak, nasıl olsa ortalık yangın yerine dönmüş ben de bu fırsattan yararlanarak Kürtleri yakar yıkarım, kimse bir şey demez fırsatçılığı yapmıştır. Öyle de oldu. ABD, Avrupa Kürdistan'da binlerce can kaybına, şehirlerin yıkılmasına dikkate değer bir tepki vermedi. Erdoğan ve AKP, Rojava'ya saldıracağını ilan ederek, kriz üzerine kriz çıkardı. ABD'yi, Avrupa’yı tehdit etti. Oradan bir sonuç alamazsam da Türkiye sınırları içinde yaptığım katliam ve yıkımlara onları ses çıkaramaz hale getiririm taktiği güttü.
Bütün savaş ve yıkım politikaları, faşist ittifak ve ırkçı kampanyalar istenen sonucu vermedi. Davutoğlu’nun kellesi gitti. Simdi de rejim krizi var. Başkanlık sistemi olmazsa olmaz deyip halka faşizmi ve diktatörlüğü dayatıyorlar. 14 yıl ülkeyi istedikleri gibi yönettiler. Şimdi de pratikte zaten otoriter, faşist bir yönetim yaratılmış. Hükümet Erdoğan’ın elinde. Yargı öyle. Basın da ele geçirilmiş. Parlamento devredişi. HDP'yi de parlamentodan atıp seçimlerin yolunu açmaya ve tek adama dayalı Hitler'in bile elinde olmayan yetkilerle diktatörlüğü inşa etmeye çalışıyorlar.
Türkiye, Hitler Almanya’sından daha katı ve ırkçı-gerici bir faşist yönetime itiliyor. Bu sistemin ve savaşın öncülüğü ve sözcülüğünü Erdoğan ve AKP yapıyor. MHP düşünceleri ve zihin yapısıyla hem iktidarda hem de muhalefette. Militarist ve Kürt düşmanı olan tüm güçler birlik içindeler. Bu olguları ve gerçekleri doğru kavramak ve deşifre etmek çok önemli. Demokrasi güçleri de birleşir ve halkı aydınlatır, örgütlenirse bu şer cephesini yenmek sanıldığı kadar zor ve imkansız değildir. Şimdiye kadar gösterilen direniş büyük sonuçlar ortaya çıkardı bile.
Muzaffer Ayata