
Kürtlerin örgütlü gücüyle yer aldığı HDP tarihi bir başarı kazanmıştır. AKP hükümeti; devleti, askeri ve polisiyle kapsamlı bir baskı kurarak seçim kampanyası yürütmesine rağmen Kürdistan’dan silinip süpürülmüştür. HDP Türkiye’nin birçok yerinde çalıştırılmadığı halde, Kürdistan’da herkes özgürce seçim çalışmasını yürütmüştür. AKP’lilerin iddia ettiği gibi ne gerilla ne de HDP baskıyla oy alma çalışması yapmıştır. HDP baskıyla oy aldı söylemleri tamamen kendi baskılarını örtmek ve Kürdistan’daki iflaslarını gerekçelendirmek için ortaya atılmış bir özel savaş argümanıdır. Kürt halkı özgür ve demokratik yaşam iradesiyle AKP’yi Kürdistan’da tabela partisi haline getirmiştir. Çoğu yerde yüzde 15 veya altına düşmüştür. Yüzde 20’nin üzerinde oy aldığı yerler istisnadır. HDP ise genel olarak yüzde 75’in üzerinde oy almıştır. Urfa ve Bingöl dışında Fırat’ın doğusunda birinci parti olmuştur; hem de ezici üstünlükle! Devletin derin güçleri ve AKP’nin Kürdistan’da teşvik ettiği Hüda-Par ise yüzde 2-3 arasında oy almasıyla politikası ve tutumu toplum tarafından mahkum edilmiştir.
Türk devleti ne zaman ki Kürt Özgürlük Hareketi toplumsal taban bulmuş ve yükselişe geçmişse hemen saldırıya geçip toplumu sindirmeyi hedeflemiştir. Yakın tarihimizde bunun en somut örneği 1990’lı yıllarda gerçekleşen sehıldanlar ve ulusal diriliş karşısında tam bir kirli savaş eşliğinde soykırımın devreye sokulmasıdır. 1990’lı yıllarda suyu kurutup balığı öldürme anlayışıyla tüm köyler boşaltılarak gerillayı boğma politikası yürütülmüştür. Kırsalda köyler yakılıp halk zorunlu göçe zorlanırken, şehirlerde de kontra cinayetlerle halk sindirilip Kürt Özgürlük Hareketi’nin yükselişi durdurularak tasfiye edilmek istenmiştir. Bu dönemde kendine Hizbullah diyen ve İran’la da bağlantıları olan grup Türk devleti tarafından Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanılmıştır. Doğrudan JİTEM’in kontrolüne giren, JİTEM tarafından Kürt yurtseverlerine yöneltilen bu grup hergün devletin askeri ve polisi gözü önünde birkaç yurtseveri katletmiştir. Hizbullah denen bu grup Kürt halkına karşı bir cinayet şebekesi olarak çalıştırılmıştır. Özellikle Batman’da her gün açıkça bir Kürt yurtseveri katledilmiştir. Genç, yaşlı demeden yurtsever Kürtler katledilerek ulusal demokratik devrim engellenmek istenmiştir. 1990’lı yıllarda faşist devletin yürüttüğü kirli savaşın en kirli yanlarından biri de Hizbullah’a yaptırılmıştır. Kürdistan tarihine kara bir leke olarak geçen bu kirli rol, Kürt halkının hafızasına silinmeyecek biçimde kazılmıştır. Hiç kimse bu kirli rolü bu halka unutturamaz. Kürt halkının ulusal demokratik devrimi karşısında en uğursuz ve kötü karşı devrimci rolü, halkın Hizbul-kontra dediği bu grup üstlenmiştir. Bu tetikçiler kesinlikle polis ve asker himayesinde cinayetlerini işlemişlerdir.
PKK-Hizbullah çatışması değil, kontra saldırı
Asker ve polisin desteği olmasaydı halkın bağırmasıyla bile Kürt halkına yanaşamayacak bu grup binlerce cinayetin sorumlusudur. Kürtlere karşı yürütülen tarihin en kirli savaşında en önde yer almışlardır. Dünyada bir halka karşı bu düzeyde bir kirli ihanet görülmemiştir. Kürt halkının bunu unutması mümkün müdür? Bu kirli savaşın aktörü olma hiçbir gerekçeyle izah edilemez. Kürt halkının özgürlük mücadelesini yürütenlere karşı halkın Hizbulkontra dediği güç çok kirli bir maşa olarak kullanılmıştır. Maşa olarak kullanılma kavramına bu Hizbulkontra pratiği kadar uygun düşen başka bir pratik bulunamaz. 1990’lı yıllarda kesinlikle bir PKK-Hizbullah çatışması yoktu. Kürt halkına karşı kullanılan bir kontra grup vardı. Hiç kimse, hiçbir demagoji bu gerçeği değiştiremez.
Türk devleti bu cinayet şebekesine binlerce cinayet işletmiştir. Hangi cinayet JİTEM ve itirafçıların cinayeti, hangi cinayeti Hizbulkontra cinayetidir bunu ayırmak mümkün değildir. Çünkü iç içe geçmişlerdir. Tüm cinayetler devlet kontrolünde ve bilgisinde gerçekleşmiştir. Hizbullah denen ve Kürt halkına karşı kullanılan bu kirli mihrak, öyle ki dünyada görülmedik biçimde öldürdüklerinin bir bölümünü kaldıkları evlerin bahçesine ya da altına gömmüşlerdir. Mezar evlerinde oturan ve yaşayan bir durum içinde oldukları anlaşılmıştır.
Bu cinayet şebekesi yıllarca devlet için tehlikeli görülen Kürtlere ve bazı çevrelere karşı kullanılmıştır. Ne zamanki Kürt Halk Önderi esaret altına alındı, o zaman devlet bu suç ortağını etkisizleştirme ve suç delillerini ortadan kaldırma kararını uygulamaya koymuştur. Önder Apo’nun yakalanmasıyla Özgürlük Hareketi’nin tasfiye olacağı ve Hizbulkontraya ihtiyaç duyulmayacağı düşünülerek üzerine gidilmiştir. Başta liderleri Hüseyin Durmaz (Velioğlu) olmak üzere bazı kadroları öldürülmüştür. Önemli bir kesimi de mezar evleri operasyonunda yakalanarak cezaevlerine atılmıştır. PKK tasfiye olacağına göre, bunlara da gerek kalmamıştır. Bu nedenle devletin kirli işleri suç ortakları ve deliller ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Alaaddin Kanat gibi bazı suç ortaklarının ortadan kaldırılması gibi!
Seçim sonrası saldırı tesadüf değil
2000’de tasfiye kararı alınan Hizbullah PKK’nin 2004 yılında 1 Haziran gerilla hamlesini başlatmasından sonra yine kullanılmak için örgütlenmesine göz yumulmuştur. Daha sonra da yöneticileri ve kadroları dışarı salınmıştır. Bu kontra grubun kaderi ve yaşaması Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi ve halkın örgütlü güç olmasına paralel olarak ya önü açılmış ya da liderlerinin öldürülmesine varacak kadar operasyonlara maruz kalmıştır. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin öyle kolay tasfiye edilemeyeceğini anladıklarında hem MİT hem de JİTEM bu grubun içine şimdi daha fazla el atmıştır. Ayrıca sadece illegal olarak değil, legal olarak da kullanma stratejisine yönelmişlerdir. Eskiden İran bağlantılı olsalar da JİTEM içine girip kullanmıştır. Şimdi de JİTEM ve MİT içine daha fazla girerek İran’dan tümden kopararak sadece kendisinin kullanacağı bir kontra çetesi haline getirmeyi hedeflemektedir. Ancak İran’la belli düzeyde ilişkide olmalarını da kendi çıkarına görmektedir. Böylece kullanırken sorumluluğu üzerine almama gibi bir konumda kalmak istemektedir. Ancak Mursi’ye sahiplenmeleri ve rabia işareti yapmaları Türk devletinin daha fazla etkisine girdiklerini göstermektedir.
Bu kontra çetesinin liderleri şu anda İran’ın elinde rehindir. İran bu grubun IŞİD’le birleşmemesi için liderlerini sıkı kontrol etmektedir. Hatta Türkiye ve İran’ın Hizbullah üzerinde ortak politika izledikleri bile söylenebilir. Mevcut konumları bu yönlü kuşkuları daha fazla uyandırmaktadır. Seçim zaferinden sonra halka yönelmeleri tesadüfi değildir, bu tamamen bir Türk devleti refleksidir. 1990’lı yılardaki refleks, 2009 29 Mart yerel seçimi sonrası gösterilen refleks, 2011 seçimleri sonrası uygulanmak istenen Sri Lanka modeli, siyasi soykırım operasyonlarının Kürtlere karşı bir savaş tarzı haline getirilmesi, 7 Haziran seçimleri sonrası Hibulkontra saldırılarının neden yapıldığını da izah etmektedir. Hiç kimse bu saldırıların 7 Haziran seçim zaferiyle bağı olmadığını, arkasında Türk devletini bulunmadığını söyleyemez. Türk devleti yine maşayı devreye sokmuştur. Bir dernek yöneticisinin öldürülmesi bu saldırılara psikolojik ve siyasi zemin yaratılmak için gerçekleştirilmiştir. Seçim öncesi ve sonrası olayların IŞİD’e mal edilmesi bu saldırılarda Türk devletinin parmağı olduğunu göstermesidir.
Hizbul JİTEM, MİT’in kontrolünde
Zaten hizbulkontra Kürdistan’da şimdi Hizbul JİTEM halini almıştır. Çünkü Türk devleti şimdi hem Hizbulkontra, hem de IŞİD içindedir. Özellikle Türkiye ve Kürdistan’da tamamen MİT’in kontrolündedirler. Kürtlere karşı kullanılan faşist çeteler haline gelmişlerdir. Dün Hizbulkontra olan, bugün Hizbul JİTEM, hatta Hizbul IŞİD diyebileceğimiz kontra gücünün Kürtler’le alakası yoktur. Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı kullanılan bir devlet örgütüdür. Devletin resmi güçlerle yapamadığı saldırı ve cinayetler örgütlendirilmiş bu maşalara yaptırılmaktadır. Kuşkusuz Kürdistan’da başka yerlerden gelenleri kullanmaları mümkün değildir. Bu nedenle Kürtler içinden seçilmesi anlaşılır bir durumdur. Bu açıdan bunların saldırılarını Kürtler arası savaş, iç savaş, Kürt’ü Kürt’e kırdırma olarak değerlendirmek yanlıştır. Türk devlet özel savaş güçlerinin saldırısı olarak görülmelidir. Devlet, resmi güçlerini kullanamayacağı yerlerde bunlara ihtiyaç duymaktadır. Özellikle Kürt halkının birliğini sağladığı ve devlet güçlerinin halka karşı kullanılmasının Türk devletinin Kürdistan’daki varlığını daha fazla tartıştırıp anlamsız hale getireceği durumda bu güçleri kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bu nedenle iç savaş ve Kürt’ü Kürt’e kırdırma deyimleri bu kontra saldırılarını meşrulaştırmaya hizmet etmekten başka anlam taşımaz.
Bu Hizbul JİTEM’in kontrolüne verilen yayın organları izlendiğinde bunların Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşmaktan başka bir çalışması olmadığı görülür. Kürt Özgürlük Hareketi’yle savaşan ise Türk devletidir. Bu savaşı 24 saat sürdüren Türk devletidir. Böyle bir yayıncılık içinde olanların başka bir ideolojik ve siyasi çizgi olduğunu sanmak bir gaflet olur. Kesinlikle Türk devletinin kirli ve özel savaşıyla karşı karşıyayız. Bu saldırıların doğru teşhisi önemlidir. Doğru teşhis doğru tutum ve doğru mücadeleyi getirir.
Planlı bir saldırı başlatıldı
Bu kesimler 1990’lı yıllarda Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı çok ağır suçlar işlemişlerdir. Öyle bir anlık, bir dönemlik suç işlememişlerdir. Bir yanlış değerlendirme ve hatalar sonucu Kürt halkına saldırmamışlardır; planlı bir saldırı yapmışlardır. 1990’lı yıllarda bir Hizbullah-PKK çatışması olmamıştır; şimdi de böyle bir durum söz konusu değildir. Şimdi Hizbullah kisvesi altında kendini örgütleyen bu grup 1990’lı yıllarda işlediği cinayetlerin özeleştirisini yapıp başta Batman ve Silvan halkı olmak üzere Kürdistan halkından özür dileseydi belki o zaman kendilerini kirli savaşçılardan ayıran bireyler ve gruplar olarak görülebilirlerdi. Ancak bırakalım halktan özür dilemeyi, yayın organlarında her gün o yıllardaki cinayetleri ve işledikleri suçları hatırlatmaktadırlar. Ne olduklarını buradan anlamak yeterlidir.
Yayınlarında açıkça bundan sonra da cinayet işleyeceklerini söylemektedirler. Köylerde yüzde yüze yaklaşan, ilçelerde yüzde 85-95, şehirlerde ise yüzde 75-80 oranında bir oy alan Kürt halkının iradesini devlet kontrolündeki kontra cinayetlerle kıracaklarını sanma gafletini, daha doğrusu pervasızlığını dile getiriyorlar. Bir halkı bu kadar tahrik etme görülmüş, duyulmuş bir şey değildir. Bu tür yaklaşımlar bile devlete ait, devletin kullandığı bir kontra olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bunlara verilecek tek ad vardır, o da Hizbul JİTEM’dir. Buna toplumda cami duvarına işemek denir.