Düşünün ki bir şehir merkezinde dolaşıyorsunuz. Etrafınızda kimileri sizi tehditkar bakışlarla izliyor, kimileri de ‘cık cık’ ederek yanınızdan geçiyor. Belli ki öfkelerini kabartıyorsunuz. Sizinle ilk defa karşılaşan bu insanların tavırlarına bakınca, ‘belli ki bir suç işliyorum’ diye düşünüp kendinizi yokluyor; ‘ne yaptım?’ diye soruyorsunuz. Bu duyguları geçen hafta Sivas merkezinde, alışveriş için çarşıda dolaşırken yaşadım. Bir an evvel oradan uzaklaşmak, güvenli bir yere atmak istedim kendimi. 

Kimseyle muhatap olmadığıma göre belli ki şekli bir şeye takılmışlardı. Çevremi inceledim, gelene geçene, durana baktım. Ve fark ettim ki koca şehir merkezinde, koca çarşıda benden başka dizlerinden altı çıplak kimse yok. Özellikle kadınlar, kara ya da karanlık renkler giyinmekle kalmamış, vücudunun her yanını, ayaklarını bile örtmüş. Aslında kısa kollu bir bluz giyinmiş olmakla kollarımın da yarıdan çoğunun açıkta olması gerekiyordu ama tehditkar bakışları fark etmemle birlikte elimdeki montu derhal üzerime geçirmiştim. Mümkün olsa diz altımı da kapatacağım ama…

Yanlış anlaşılmasın, çarşaftan ya da tesettürden söz etmiyorum. Dar pantolon giyen çok sayıda kadın da vardı. Ama sadece yüzleri ve elleri açıktaydı. O ara bir kadın ilişti gözüme, siyah kısa kollu bir bluz giymişti. Yani benim dizden aşağısı, onun dirsekten aşağısı açıktaydı. 

Elbette bir şey yiyip içmemiştim ne açıktan ne de gizli. Ancak aylardan Ramazan olmasının da bunda etkisi vardı tespitime göre. Hoşgörü ayı denilir ya, biliriz ki Müslümanların özellikle de tutucularının azınlıkta olduğu yerlerde yaşanır bu hoşgörü, çoğunlukta olduğu yerde oruç tutmayanı, kapanmayanı döverler. 

Tam bir hafta sonra Sivas’ın ilçesi İmranlı’daydım. Hala Ramazan’dayız. Küçük, bakımsız bir ilçe İmranlı. Geçen seçimlerde belediyeyi AKP almış, öncesinde de MHP’ninmiş zaten. Günlerden Çarşamba, ilçenin pazarı kuruluyor bugün. İlçe hareketli, köylerden gelenlerle, köylerini ziyaret için ilçeye gelenler birbirine karışmış, her yer ana baba günü her zamanki gibi. Kahve önlerindeki masalarda kadınlı erkekli gruplar çay içiyor. Köy minibüsleri sabah altıda yola çıktıklarından kahvaltı bile etmemiş insanlar ister istemez lokantanın yolunu tutuyor. Döneri meşhur İmranlı’nın. Garson, “Yanına ne içersiniz, su, ayran, kola, bira..?” diyor. Ne istiyorsanız söylüyorsunuz, geliyor, yiyip kalkıyorsunuz. Karşıdaki dükkandan alacaklarınız var. Oraya gidiyorsunuz. “Hoş geldiniz, buyurun” diyor içerde oturan. Alışverişinizi yapıp ayrılıyorsunuz karşılıklı iyi dileklerle. Bir vesile ile öğreniyorsunuz ki, o dükkanın çalışanı ve de sahibi oruçluymuş. 

Her yerde Kürtçe ve Türkçe konuşanlarla karşılaşıyorsunuz. Şortlu, atletli, açık yeşil hatta kırmızı tonlarda giysilerle erkekler ve de kadınlar var ama ortada ne tehdit ne taciz. “Oh be!” diyorsunuz içinizden. Sorunca da, “Buranın nüfusu fifti fifti o yüzden böyle” diye açıklıyorlar. Kürtler Türkler, Aleviler Sünniler. Ne yazık ki Ermeniler ve Rumlar yok artık. Torunları da ya Kürt ya Türk olmuş çoktan. 

Bir hafta evveli Sivas’tan sonra olağanüstü rahatım. İlçenin bilebildiğim tek gazete bayiinin mecburiyetten ve sadece bir tane Gündem gazetesi getirdiğini ve bunu da, “Biri için ayrıldı” diyerek kimseye satmadığını saymazsak ve de bu hoşgörü ortamında ticaret ve ekonomik beklentilerin rolü ne kadardır bilememekle birlikte, siyasal tercihlerin sosyal, kültürel çeşitliliğe ve ihtiyaçlara üstün olmadığını görmek ziyadesiyle sevindiriyor. Darısı her yere.