Kahire’nin göbeği arı kovanı gibidir; şehrin trafiği, insan kalabalığı, gürültüsü en çok burada hissedilir. Fakat aynı muhitte Tahrir Meydanı’na taş atımı mesafesinde yer alan bir cadde var ki bu karmaşanın aksine şaşırtıcı bir sükunete sahip. Adı Huda Shaarawi, kent merkezinin en sevdiğim caddesi. İkinci el eşya satıcılarının çoğu burada, caddeye açılan daracık yan sokaklar ise birer açık hava kahvesi. (Geçenlerde belediye yetkilileri dışarıya masa koymayı yasakladı, ekipler masalara el koydu falan -ne kadar tanıdık bir uygulama!- ama bu yasak tutmamış görünüyor.)

Buraya adını veren Huda Shaarawi kim derseniz, hikâyesini öğrendikten sonra caddeyi daha çok sevmeme sebep olan bir kadın. 1879-1947 yılları arasında yaşamış, üst sınıfa mensup varlıklı bir aileden gelme, ailesini kıramayıp kuzeniyle evlenmiş, başı kapalı bir kadın. Ama onu kendisi yapan özellikleri bu değil; Mısır’da ve tüm Arap dünyasında feminizmin öncülüğünü yapmış bir isim. Aynı zamanda bağımsızlık mücadelesine kadın cephesinden katılmış bir ulusal kahraman sayılıyor. 1919 Devrimi olarak bilinen Britanya sömürgeciliğini hedef alan halk ayaklanmasında, kadınları ilk defa sokağa döken ve en kalabalık kadın yürüyüşünü düzenleyen kişi olarak biliniyor. Onu kahramanlık mertebesine çıkaran asıl tarihsel an ise, her aklıma geldiğinde bir Hollywood filminin en dramatik sahnesi gibi canlanır gözümde:

1923 yılında Roma’da düzenlenen Uluslararası Kadınlar İttifakı’nın kongresine bir kaç yoldaşıyla birlikte katıldıktan sonra, gemiyle İskenderiye’ye oradan trenle Kahire’ye dönüyorlar. Kahire merkez istasyonuna vardıklarında, yüzlerce kadın tarafından karşılanıyorlar. Trenden inerken, Shaarawi bir anda elini uzatıp başındaki örtüyü çıkarıveriyor. Derken ona eşlik eden genç bir kadın da aynı şeyi yapıyor. Platformda onları karşılayanlar anlık bir şok geçiriyorlar, sonra tufan gibi bir alkış kopuyor! Kadınlardan bazıları aynı şekilde başörtüsünü çıkarıp atıyor.

Shaarawi’nin ölümünden çok sonra, ancak 1981’de “Harem Yılları” adıyla yayınlanan ve Mısırlı kadınların içine doğup büyüdüğü boğucu ortamı müthiş bir açıklıkla dile getiren anıları Arap dünyasındaki feminist hareketin el kitabı haline gelecekti. Anıları İngilizce’ye çeviren Margot Badran’ın ifadesiyle: “Harem dönemindeki hayatını kaleme alması, onun son açılmasıdır; ve en son feminist eylemi olarak görülebilir.” (Buradaki ‘harem’den kasıt, elbette saray haremi değil. Kadınlara mahsus mekân anlamında.)

Huda Shaarawi caddesinden yürüyüp Nil üzerinden köprüyü geçiyoruz ve bugünlerde düzenlenen Kahire Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bir filme giriyoruz: Zaynê Akyol’un yönettiği “Gülîstan: Güllerin Ülkesi” adlı Kanada-Almanya yapımı bir belgesel. Filmde 2014 yılında YPJ ve HPG kadın gerillaların gözünden DAİŞ’e karşı verdikleri savaşın arka cephesini izliyoruz. İlk sahnede ana karakterlerden biri olan Sozdar, yakın planda başındaki bir yarayı gösteriyor; yarasını sevdiğini, bazen saçını tararken dokunup onu okşadığını anlatıyor. Ve “Keşke, o yara göreceğim şekilde yüzümde olsaydı” diyor. Bunca yıldır içinde yer aldığı savaşın bedeninde görünür bir anısının olmasını arzu ediyor.

Film boyunca bir grup kadın gerilla, dünyalarını, hislerini, hayallerini açıyor bize. Üzerlerine atılan demagojik kara propaganda örtüsünü yırtıp atarcasına, gerçeğin çıplak diliyle konuşuyorlar. Bir yandan askeri taktik ve stratejiler üzerine sohbet ediyor, Rus bombası ile Amerikan bombası arasındaki farklardan, silahlarına verdikleri isimlerden bahsediyor; öte yandan küçük sevinçlerini, özlemlerini, anneleri ve kardeşleriyle son görüşmelerini gözyaşları içinde anlatmaktan çekinmiyorlar.

Huda ve Sozdar, aralarında 100 yıl farkla dünyaya gelmiş iki kardeş gibiler. İkisinin de hayatı aynı örtüyü iki ucundan tutup atma çabasına adanmış.

Her 8 Mart’ta sosyal medyada paylaşmaya doyamadığımız, ikonografik fotoğraflar vardır. 68’lerden kalma siyah beyaz bir kare; elinde taş tutan dilini çıkarmış -belli ki karşısındaki polislere dil uzatmış- o genç kadının fotoğrafı gibi. Gerçekten anlamlı bir kare, fakat keşke diyorum, fotoğrafı çekilemediği için tarihin kuytularında kalmış veya yanıbaşımızda olan, yüreğini eline alıp düşmana fırlatmaya hazır kadınları da ansak, hatırlasak daha çok. Kutlu olsun!