Şüpesiz tüm bunlar Tanrı üzerinden iktidar savaşlarıydı. Oysa demokrasi, her dinden, her inanç ve etnik gruptan insanın bir arada yaşayabileceği ve herkesin hukuk karşısında eşit olduğu sosyal hukuk devleti modelidir. Ne yazık ki hala bunu bile tartışıyor olmak oldukça geri kalmışlığımızın göstergesidir. Tartışmamız gereken, herkesin ve her kesimin birarada daha nasıl özgür ve demokratik bir sisteme kavuşmamız gerektiğiydi. Din tartışmalarında akıl olmaz, duygular ve rasyonalite dışı argümanlar konuşulur ve savunulur. Bu argümanlar 1400 küsür yıl önce Arap çöllerinde Tanrı ile hiç bir alakası olmayan ilkel yaşam ve ilkel iktidar ve ilkel kabilelerin savaş anlayışıydı. Bunu günümüze tartışımak, Rojava’da olduğu gibi hiç bir insani kural ve moral değer gözetmeden insanları koyun gibi kesme, ırza geçme, kadim ve mağdur halkın topraklarına ve özgürlüğüne göz koyma zihniyetidir. Bunun tanrı ile ne alakası olabilir? Bundan ötürü dini siyasete araç yapmak moral değerlere zıt ahlaksız bir girdaba sürükler.
Yıl 2000. İnsan kanını donduran mezar evleri görüntülerinde domuz bağı ile canlı canlı mezarlara gömülen Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım, kadın yazar Gonca Kuriş gibi çok sayıda değerli insanın vahşice katledilme yöntemlerini untmadık. Arkalarına yaklaşarak, enselerinden vurdular Kürt yurseverlerini. Genç kızlarının yüzlerini, kezzapla yakıyordular. Dönemin OHAL Valisi Ünal Erkan: “PKK çökertilmedikçe, Hizbullah tipi militan örgütleri çözmeye yönelik niyetli değiliz”. Arkasında kocaman NATO’nun ve emperyal devletlerin olduğu bir sömürgecilik yetmiyormuş gibi bir de bunlar saldırıyordu Kürt yurseverlerine ve ulusal hareketine. Daha sonra çok sayıda militanları mahkemelerde devletin desteği ve talimatlarıyla bu cinayetleri işlediklerini itiraf ediyordular. Hadi dinleri bir tarafa bırakalım, insanlık bu muydu? Kamuoyu büyük tepki duyunca Devlet zan altında kalmamak için bu yapının kurucu elemanlarını elleriyle koydukları gibi yakalandılar, işledikleri çinayetlere göre ömürboyu hapis yatmaları gerekirken kısa sürede bırakılıp HÜDA PAR’ı kurdurtular. Çünkü bunlar devlete daha lazımdı.
Doksanlı yıllarda domuz bağıyla yurtsever Kürtleri, gazeteci ve aydınları doğrayan halk içinde ki adıyla, Hizbulkontra’nın devamı olan HÜDA PAR sahneye yeniden sürülmek istendiği kesin. Geçenlerde Türk Başbakan Erdoğan’ın genel başkanıyla görüştüğü partidir HÜDA PAR. Sormazlar mı, sömürgeciler dururken bu denli acılar çekmiş ve çeken bu halktan ne istiyorlar? Şüpesiz olsa olsa bu devletin organize işleridir. Hiç bir kesimden, ırktan ve düşünceden kimsenin şiddet yoluyla karşı gelemeyeceği mazlum Kürt halkının özgürlük davasına karşı kullanılmaya musait tek kesim kendilerini Tanrı tarafından ödüllendirilmiş, seçkin sanısıyla yaşayan bu arkaik zihniyetir. Bu anlamda devletin bu oyunu mutlaka boşa çıkarılmalıdır. Bunun temel yöntemlerinden birisi toplumu bilinçle aydınlatmaktır. Bunlar karanlıklardan beslenirler, aydınlığın olduğu yerde bu zihniyetin yaşama sansı olamaz.
Bu partinin yöneticileri Erdoğan ile görüşmeden sonra yurtseverlerin kanına girmeleri tesadüf olabilir mi? Sömürgeciliğe hiç bir şey yapmayacaksın ancak halkına karşı en alçak yöntemlerle şiddet kullanacaksın, hem de Tanrı’yı bu sapkınlıklarına bu zulmüne ortak ederek! Bunu halk yutar mı, bunu tarih afeder mi?
Hüda, Kürtçe’nin Kurmancî lehçesindeki Allah anlamına geliyor. Sapıklık buradan başlıyor. Yani evreni yaratan Tanrı’nın bir partiye, bir orduya ihtiyacı olabilir mi? Bu oryantalist kurnazlar Tanrı’yı sadist emelleri için kullanabileceklerini sanıyorlar. Bu zihniyet uzun vadede elbette bir yere varamaz ancak ne yazık ki kolonyalistler bunları Kürdistan’da ömürlerini uzatmak için bir süre kullanabilir. Bu arada inanan saf bir takım insanların bu karanlık yapının anatomisini, genlerini, kuruluş amaçlarını ve beslendikleri kaynakları bilmediklerinden duygusal anlamda örgüte alet olanlar aydınlatılıp ikna edilmelidir.
Abdullah Öcalan, 2013 Ekim’inde BDP heyeti aracılığıyla verdiği bir mesajda, “İslam’a ihanet eden kesimlere karşı Diyarbakır’da ‘Demokratik İslam Kongresi’ yapılmasını“ önermişti. “Bu kongre çalışmalarında Alevi’si, Sünni’siyle halkımızın derinlikli tartışmalar yürütmesi, kongrenin anlamlı kararlaşmalar ve kurumsallaşmalarla sonuçlandırılması son derece önemlidir. Hz. Muhammed’in Medine Şura çalışmaları örnek alınarak, Şeyh Said gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması önemlidir” diyordu.
Hazreti Muhammed Mekke’de İslamiyet’i yayarken baskılarla karşılaşan Müslümanlar, iki kez Hz.Muhammed’le birlikte Medine’ye göçetmek zorunda kalmıştı. Bu olaya ‘Hicret’ dendi. O dönem kimi kaynaklara göre nüfusu günümüzün bir mahallesi kadar olan Mekke’de Arap, Yahudi, Hıristiyan ve Putperest kabileleri arasında bitmek tükenmez boğuşmalar ve çekişmeler, siyasi birliğin sağlanmasına olanak tanımıyordu. Muhammed Müslüman olmayan Medinelilerin liderlerini Enes’in evinde toplayarak farklı inançların birarada yaşamasını sağlayan ilkeler üzerinde anlaşmışlardı. Bu anlamda Öcalan’ın önerdiği Demokratik İslam Kongresi İslam’ı kullanmak isteyenlere karşı aydınlatıcı tarihsel bir girişim olacaktır. Binlerce yıllık tarihin, uygarlığın yaşandığı bu coğrafyada her halk gibi özgürce ve insanca yaşamak isteyen Kürt halkının sorunu adalet, eşitlik, hukuk ve özgürlüktür. Bunu istemeyenler Kürt hareketiyle görüşür konuşur, görüşlerini kamuoyuna anlatır bakalım hayat bulacak mı? Görüşler hayat bulduğu kadar söz sahibi olacaksın.
dere@bluewin.ch
HÜDA PAR’ı ne yapmalı?