Anayasa’da devletin laik-demokratik hukuk devleti olduğu söylenir. Oysa ne laiklik, ne demokrasi ne de hukuktan eser vardır. Bunlar yoksa çetecilik egemen demektir. Zaten anayasanın kendisi halkın özgür iradesinin değil, 12 Eylülcü faşist-darbeci generaller çetesinin eseridir. Halk üzerinde kurulan diktanın nizamnamesidir. 33 senedir de hiçbir iktidar bu anayasanın özünü değiştirmeye istekli olmamıştır.

Maraş Katliamı 35. yılında bir kez daha kınanıyor. Ama katliamı yapanlar-yaptıranlar ortaya çıkarılıp yargılanmış değil. O günlerden beri yapılan, 1 Mayıs, Sivas, Gazi ve hiçbir katliamın, on binlerce fail-i meçhul denen cinayetin failleri de yakalanıp yargılanmış değil.
Roboskî katliamının ikinci yıl dönümü, 725 gün geçti. Hala failleri gizleniyor. Yaralar kanıyor, göz yaşları dinmiyor.
Gezi direnişinde katledilen insanların ve daha yeni, göz göre göre yapılan Gever katliamının, failleri de meçhul(!)
Anayasa Mahkemesinin kararı Balbay’a ayrı, BDP’li vekillere ayrı uygulanıyorsa hukuktan söz edilebilir mi?
Türkiye’nin ve bölgenin geleceği açısından tarihi öneme sahip olan “Demokratik çözüm süreci”nin yasal dayanağı ve çerçevesi neden hala yoktur? Neden yasadışı-gizli bir çalışma gibi yürütülmektedir? Böylesine ağır sorunlar gizice ve yasal dayanağı olmadan çözülebilir mi? AKP, niye çözüm sürecini kumara çevirmektedir?
Hukukun olmadığı yerde her türlü çetenin cirit atması ve çatışması çok doğal değil mi?
İşte, gündemdeki AKP-Cemaat çatışması da, her türlü kuralı çiğneyerek büyüyor.
Herkes, sanki cemaat TC anayasasında yer alan meşru bir kurummuş gibi yazıp çizip konuşuyor. Cemaat ve AKP, cemaat ve hükümet, cemaat ve adliye-emniyet sözleri rahatça kullanılıyor. Cemaat ve hükümet çatışması sanki doğal bir iktidar-muhalefet kavgası gibi veriliyor. Ya da cemaat yasama-yürütme ve yargı yanında bir diğer meşru-anayasal güçmüş gibi… Oysa cemaat-camia-hizmet ne denirse densin, tamamen hukuk dışı bir çete durumundadır. Ne deve ne de kuştur. Her zaman ve sadece kara ortaktır.
Herkes bu çatışmaya göre kamplaşmış. Suçlamaların nedeni-belgeleri-delilleri üzerine konuşan pek kimse yok. Zaten hukuk olsa, soruşturmanın gizliliği kuralına göre, dava açılıncaya kadar basına belge sızmaması gerekir. Oysa Türkiye’de durum tam tersidir: Önce sahte ya da gerçek bütün belgeler-dedikodular basına sızdırılıyor. Sahte mi gerçek mi olduğu belli olmayan kasetler sosyal medyayı işgal ediyor. Geride kaç kaset daha var diye tahminler yürütülüyor. Bu kasetler üzerinden şantajlar yapılıyor, rakipler tehdit ediliyor, sindiriliyor. Ondan sonraki mahkeme aşaması artık işin teferruatıdır. Herkes elde edeceğini etmiş ve kaybedeceğini kaybetmiş oluyor. Sonra yolsuzluklar da unutulup gidiyor. Geçmişteki yolsuzluk davalarından kaç kişi mahkum oldu ki?
AKP-Cemaat çatışmasında, hangisi daha temiz ya da hangisi daha kirliyi tartışmak ya da yesinler birbirini demek yanlış olur. İkisi de birbirinden kirli ve suçludur. Dahası suç ortağıdır ve hukuk içinde mahkum olmaları gereken sayısız suçları vardır. Ama her iki tarafın rant kavgası, siyasi amaçları, arkalarındaki iç ve dış güçler üzerinde düşünmek gerekir. Bu çatışma Türk siyasetinin ve devlet yapısının ne kadar çürümüş, halk düşmanı, hukuk dışı bir çeteleşmeyle malul olduğunu gösteriyor. Şimdilik tek hayırlı sonucu budur.
Çözüm, çetelerin uzlaşmasıyla ya da birbirini tasfiye etmesiyle olamaz. Tümünün tasfiyesi ve demokratik hukuk düzeninin kurulmasıyla olur. Halk güçleri bu hedefe kilitlenmelidir.
Demagog-diktatör Demirel başı çok sıkıştığında “Ben hesabımı Mahkeme-i Kübra’da veririm” deyip sıyrılmaya çalışırdı. Bu dönemin hesapları Mahkeme-i Kübra’ya bırakılmamalıdır. Halk güçlerinin mücadelesi yolsuzluklara, soygunlara ve katliamlara dur diyebilir. Bütün suçluları ortaya çıkarıp tasfiye edebilir.
Yoksa bugüne kadar suç ortağı olan ve bugün birbirine giren cemaat-AKP taraftarlarının sonuçta uzlaşması ve bu kirli sistemi sürdürmeye çabalaması sürpriz olmayacaktır. Halk düşmanlarına bu fırsat verilmemelidir.