Kürt halkına YASAK 20. yılında! - 10


Manfred Kanter’in başında bulunduğu Alman İçişleri Bakanlığı PKK’yi 1993 yılında bakanlık kararı ile yasakladı. Bu yasağın 20. yıldönümünde geriye bakıp bu yaptırımın Kürtler ve Kürt sorunu üzerindeki etkilerini anlamak özellikle günümüzdeki barış süreci için büyük anlam taşımaktadır.
Almanya’da 20 yıl önce başlayan yasakçı yaklaşım ve ruh, 11 Eylül 2001 olayları etkisi altında Avrupa’nın dört bir yanına yayılmıştır. Bu nedenle daha sağlıklı bir analiz ve başarılı bir strateji için uluslarararası politikaları göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Örneğin Avrupa Birliği listesine göre PKK şu anda ‘terör örgütü’ sayılırken, Alman mahkemeleri PKK’nin “sadece” kriminal örgüt olduğu doğrultusunda karar vermişlerdir. Bu önemli bir yaklaşım farkıdır.
Gözler Almanya’daki geçmiş 20 yıla çevrildiğinde, Kürtler ve Alman devleti arasında hayli yoğun bir siyasal ve hukuksal ilişki ve mücadelenin yaşandığı görülecektir. Daha doğru bir deyimle; Kürtler ve Kürdistan Özgürlük Mücadelesi, Alman mahkemeleri ve idari kurumlar karşısında siyasi ve hukuksal olarak mağdur edilmiştir. Bu mağduriyetin en önemli hukuksal dayanaklarının başında PKK yasağı ve 2002’den sonra Ceza Kanunu’na eklenen 129 b (Yurtdışındaki terörist ve kriminal organizasyonlar) maddesi gelmektedir. Bu madde gereğince yurtdışında faaliyet yürüten örgütler de, yurtiçinde ‘terörist’ örgüt olarak kabul edilmeseler bile (örneğin PKK), ‘terörist örgüt’ muamelesine uğrayabilmekte. Burada sadece 10 yıla varan ceza yaptırımının dışında aynı zamanda PKK’nin bir ‘terörist örgüt’ olarak görülmesi sorunu bulunmaktadır. Soruna böyle bakıldığında Alman devletinin Kürt politikasının sadece Alman siyasi aktörleri tarafından değil, aynı zamanda Avrupa Birliği kararlarınca belirlendiği görülmektedir.

Yargı siyasetin emrinde

Özellikle polis gibi idari kurumlar hükümetin ve yasa koyucunun iradesine hizmet etmekte olup anayasal haklara fazla özen göstermemektedir. Mahkemeler ise bugüne kadar hukuksuz uygulamalara karşı anayasal hakların kullanımı konusunda çok başarılı bir performans gösterememişlerdir. Aslında mahkemeler de idarenin bir erki gibi hareket edip, siyasilerin iradesi doğrultusunda hareket etmektedirler. Bunun en bariz örneği Ceza Kanunu’nun 129 b maddesine göre yargılamanın sadece Adalet Bakanlığı’nın izni alınarak yapılabilmesidir. Görüldüğü gibi yargılamada bile siyasi irade ve mekanizmanın rolü büyüktür. Bu mekanizmanın sonucunu ve önemini 2010 yılındaki Federal Yargıtay kararı göstermiştir. 2010 yılındaki karar ile Yargıtay, Almanya’da faaliyet gösteren (Kürt) dernek ve kurumlarını PKK ile bir bütün gibi saymak gerektiğini belirtip, bunları dernek yasasına göre yabancı örgüt statüsüne koymuştur.
Bu gelişmeler karşısında Alman Anayasa Mahkemesi’nin yine 2010 yılında aldığı karar az da olsa umut verici geliyor. Anayasa Mahkemesi bu kararında PKK üst düzey kadrosu olduğu iddia edilen bir şahsın Türkiye’ye iade edilmesini kabul etmemiştir. Kararda gerekçe olarak “ağırlaştırılmış” hapis cezasının Almanya’daki insan hakları standartlarına aykırı olduğu belirtilmiştir. Alman Anayasa Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlükler konusundaki geleneksel tutarlı ve ilerici tutumu göz önüne alındığında, belki de Kürtlerin başvurabileceği en güvenilir kurum olabilir. Anayasal ihlalleri buraya taşımak önemli bir strateji olabilir. Kürtlerin 20 yıldır süren mağduriyeti ve maruz kaldığı birçok hak ihlali mahkeme önüne taşınabilir.

İhlallerin ardı arkası yok

Toplanma, yürüyüş, gösteri ve örgütlenme, düşünce, basın özgürlüğü, bilgi alma, eğitim, öğretim ve kültürel haklar gibi anayasada ve uluslararası hukukta güvence altına alınan birçok insan hak ve özgürlükleri bulunmaktadır. 20 yıldan beri süren PKK yasağı ise birçok hak ve özgürlüğü kulanılmaz hale getirip,   Kürdistanlıların siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik yoksunluk içinde yaşamasını dayatmıştır. Bunun yanında özel hayatlarında da insanlar büyük bir baskı altında tutulup, kişilik haklarından da mahrum bırakılmış durumdadırlar.  

Örgütlenme hakkına darbe

Kürdistanlıların yıllardan beri karşı karşıya kaldığı hak ihlalleri ve mağduriyetleri birçok örnekle gözününe serilebilir. Bunların en önemlilerinden bir tanesi Kürt dernek ve kurumlarının örgütlenme hakkı ile ilgili. Yasaktan dolayı bu kurum ve kuruluşlar istedikleri gibi örgütlenemiyorlar. Sürekli devlet organları tarafından, özellikle istihbarat ve polis gözetimi altında bulunmaktalar. Kurum, kuruluşlar bir taraftan, şahsi kişiler diğer taraftan, toplantı veya yürüyüş düzenlerken veya siyasi faaliyetlere katılırken, sürekli PKK yasağı ile bir bağ kurulmak istenip, baskı altına alınmaktalar.
Örneğin yürüyüş ve mitinglerde PKK propagandasının yapılacağı iddiası ile, PKK (ve aynı şekilde yasaklanmış diğer Kürt ve Kürdistani parti ve örgütlerin) sembolleri taşınacak diye yasaklanıyor veya gösteri ve toplantı hakkı kısıtlanıyor. Yürüyüş esnasında insanlar zorla polis tarafından alıkonulup, gözaltında tutuluyor. Bunlar yetmezmiş gibi, defalarca yürüyüşler yasaklanmıştır. Bunun en son örneği 2012 yılında Berlin’de PKK yasağına karşı düzenlenmek istenen yürüyüşte yaşanmıştı. Kürt, Kürdistani ve diğer kurum, kuruluş ve kişiliklerin birlikte düzenlemek istediği yürüyüş yasaklanıp, idari mahkemeler tarafından da bu yasak onaylanmıştı.


Yasak orantılı mı?
Burada anayasal perspektiften birçok sorun ve soru ortaya çıkmaktadır. Bunlardan en önemlisi yasaklanmanın orantılı olup olmadığıdır. Anayasa Mahkemesi kararları gereğince, anayasal hakların engelenmesi ve kısıtlanması daima orantılı olmak zorundadır. Kısıtlamanın ise anayasal hakkı boşa çıkartmaması yani yasak ile eşdeğer olmaması gerekiyor. Kısacası anayasal bir hakkın kıstlanması sadece belirli ve sıkı kriterler altında mümkündür. Anayasa Mahkemesi, bir yürüyüşün amacının, içeriğinin ve yönteminin başlı başına eleştirisel olmasının bu yürüyüşü kısıtlamak veya yasaklamak için yetersiz olduğuna birçok kez karar vermiştir.
Bu bağlantıda karşımıza çıkan ek soru ise: Genel bir yasak ile PKK yasağına karşı fikir ve düşünce özgürlüğünü kullanmak da fiilen ortadan kaldırılmış olmuyor mu? Bu soruları Kürtler Anayasa Mahkemesi’ne taşımakla yeni bir stratejik yola başvurabilirler. Hukukçulara bu konuda büyük sorumluluk ve görev düşmektedir.

 Anayasal haklar ihlal ediliyor

Bu sorunların dışında oturma izninin uzatılması veya süresiz oturma iznine başvurulurken, Kürdistanlılar hak ihlalleri ile karşılaşıp yaptırıma uğrayabiliyorlar. İnsanların siyasi faaliyetlerinden dolayı, PKK ve diğer Kürt ve Kürdistani örgütlerle bağlantı kurulmak istenip, oturma izninin uzatılması zorlaştırılıyor. Oturma izninin uzatılması bir baskı aracı olarak kullanılıp, insanların siyasi faaliyet hakları engeleniyor veya kısıtlanıyor. Aynı şekilde vatandaşlık başvurularında PKK’ye üye olmaktan, desteklemekten veya sempati duymaktan dolayı vatandaşlık başvuruları kabul edilmiyor veya yıllarca engeleniyor.
Burada gerçekten PKK’ye ne kadar yakın olduğunuz, nasıl bir ilişki içinde olduğunuz önemli değil. Birçok Kürdistani kurum ve kuruluş PKK ile ilişkilendirilip, bu kurumlarla ilişki içinde olan veya bu kurum ve kuruluşların faaliyetlerine katılan insanlar cezalandırılmak istenmektedir. Kısaca, her türlü siyasi faaliyet ve aktivite insanların anayasal ve yasal haklarını kullanamaması için gerekçe gösterilebiliniyor.

Dayanak istihbarat raporları
Son bir örnek olarak Kürtlerin eğitim hakkının nasıl ihlal edildiği ve hukuk dışı uygulamaya maruz kaldığını alabilirz. Kürt eğitim dernekleri çeşitli projelere başvurduklarında, başvuruları kabul edilmiyor. Neden olarak ise, bu kurumların PKK ile veya ona yakın kurum ve kuruluşlar ile bir ilişkisinin olması gösteriliyor. Her ne kadar dernek statüsünde olan kurum ve kuruluşlar yaptıkları faaliyetlerden sorumlu olsalar da genel bir şekilde kişilerin yaptığı eylemler derneklere ve diğer derneklerin yaptıkları faaliyetler bütün diğer derneklere de mal edilip, yasa dışı uygulamalar görülmektedir.
Asıl önemli olan, başvurulara bakan devlet organları somut bir delil olmadan, Anayasa Koruma Örgütü veya istihbarat kurumlarından alınan genel bilgiler göz önünde tutularak başvuruların reddedilmesidir. Burada herhangi bir istihbarat raporu hak ihlali için yeterli gösteriliyor.
 
Hukuk mücadelesi verilmeli
Özetlemek gerekirse, PKK yasağına dayanarak Kürdistanlılar ‘terörize’ ediliyorlar. Bir yandan anayasal ve yasal hakları ihlal ediliyor, diğer yandan ise cezai ve idari işlemlerle baskı altında tutulup, disipline edilmek isteniliyorlar. Kürtlerin bütün siyasi faaliyetleri engellenmek isteniyor ve kriminalizyona uğruyorlar. O yüzden bu hak ihlalerine karşı özellikle Kürt hukukçular, diğer Almanyalı hukukçularla birlikte stratejik olarak bu konuda acilen somut adım atmalıdırlar. Bunun en başında örgütlülük içinde olunup, sistematik bir şekilde bu ihlallere karşı nasıl bir hukuksal yol ve yöntemin izlenilmesinin belirlenmesi gelmektedir.
Yukarıda özetlediğimiz hak ihlalleri iyice araştırılıp analiz edilmeli. Bu örnekler içinden belirli bir kaç pilot dava bir an önce yargı önüne çıkartılıp bir taraftan hukuk dışı uygulamalara karşı durmak, diğer taraftan ise PKK yasağının kaldırılması için bu davalar hukuksal olarak takip edilmeli. şunun altını çizmek gerekiyor: Yasağa karşı hukuksal mücadele yalnız başına yeterli ne kadar değilse aynı şekilde salt siyasi faaliyet ve mücadele de  yeterli olamaz. Kürt hukukçular bu konuda bir an önce hukuk yollarına başvurmalı, hak ihlalerine karşı pasif kalmamalıdırlar.

Uluslararası arenaya da taşınmalı

Burada hukuk arayışı sırasında bir taraftan Anayasal haklar ve iç hukuk sistemi içinde faaliyet yürütülmelidir. Aynı zamanda uluslararası hukuka referans yapılıp mücadeleyi uluslararası kamuoyuna taşımak gerekir. Örneğin Alman Anayasa Mahkemesi dışında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve  Avrupa Birliği Divanı’na başvurunun yolları araştırılıp davalar gerektiğinde bu forumlara taşınmalıdır. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler kişisel başvuru mekanizmalarını da kulanıp baskı ve hak ihlallerine karşı hukuksal yol ve yöntemler tüketilmelidir.
Ancak bu hukuksal yollara başvururken bir mevzuyu unutmamak gerekiyor: PKK yasağı ve ek yaptırımları siyaseti cenahtan geldiği gibi çözümü de yine siyaset cephesinden gelebilir. Örneğin Alman dergisi Focus Haziran ayında Alman ve Türk istihbarat birliklerinin buluştuklarını çok kısa bir şekilde haber olarak vermişti. Konu ise müzakere sürecinde Almanya’daki PKK yasağının kaldırılması veya yumuşatılması idi. * Bu yazı, Uluslararası Hukuk ve Demokrasi Derneği (MAFDAD) üyesi avukatlar   Cengiz Barskanmaz ve İbrahim Kanalan    tarafından gazetemiz için kaleme alındı.

YARIN:
* Ceza Hukuku Avukatı Carsten Gericke, 129a ve 129b maddelerini değerlendiriyor.
* İsmet Çelik (YEK-KOM Kurucu Üyesi): Alman halkı için yasaklar ne anlama gelir?
* Mahmud Seven: Yasağa karşı otobüs...



Yasağın hedefi Kürt toplumu


Almanya’da PKK’nin faaliyet yasağının temel hedefinin Kürt toplumu olduğunu söyleyen Uluslararası Hukuk ve Demokrasi Derneği (MAFDAD) 2. Başkanı Mahmut Şakar, “Yasak, Kürdistan’da uygulanan zulüm ve soykırımı ‘haklılaştırmış’ oluyor” dedi.

Almanya’da PKK yasağının temel mantığı nedir? Neyi hedefliyor?

Yasağın temel mantığı ve 20 yıllık uygulaması üzerinden bakıldığında bu yasak ile ‘Kürtler’ ve ‘PKK’nin iki ayrı olgu olarak ele alınmadığı, aksine yasağın temel hedefinin Kürt toplumu olduğu anlaşılıyor. Resmi olarak nasıl formüle edilirse edilsin, bu yasak kararıyla Kürt halkına yönelik inkar ve imha siyasetinin merkezi adımlarından biri atılmış oluyor.
Yasak kararının yarattığı kriminalizasyon süreciyle, Kürt toplumuna yönelik Kürdistan’da uygulanan zulüm ve soykırım ‘haklılaştırılmış‘ oluyor. Türk devletinin uyguladığı zulme her türlü dış destek ve askeri yardımın önü açılmış, bugün Türkiye’de dahi teşhir olmuş 93-97 arasında ki katliamlarda devletin eli rahatlatılmış oluyor. Yani bu yasak kararının sadece Almanya’da yaşayan Kürtlere değil de Kürdistan’da yaşayan halkımıza yönelik saldırıların arka planını da oluşturduğu ifade etmem gerekiyor.

Bu yasak ile Kürtler nasıl mağdur ediliyor? Hangi hukuk dışı uygulamalara maruz kalıyorlar?

Almanya açısından ela alındığında, Kürt halkının yaşadığı tarihi trajedinin buradaki toplumun gündemine sokulması engellenmiş, halklar arasında dayanışmanın önü kesilmek istenilmiştir. Yasağın tetiklediği süreç aynı zamanda Alman basın yayın organlarını da gerçeği yazmak ve araştırmak yerine, Türk resmi tezlerinin zemini haline getirmiş, PKK ve Kürtler ile ilgili ‘terör’ imajını Alman toplumuna yerleştirmeyi amaçlamıştır. 
Böylece yasak ve kriminalizasyon süreci, Kürt toplumunu, ‘suç’ ve ‘ceza’nın konusu haline getirmiş, her türlü sosyal, siyasal, kültürel etkinlikler yasak kapsamında ele alınmıştır. Kürdistan’da ki halkın yaşadığı baskılara karşı dayanışmada bulunmak isteyen, kimlik sorunlarını gündeme taşıyan tüm Kürtler ve eylemleri bu temelde ele alınmıştır. Kürt toplumu özel bir mercek altına alınmış, bireyleri fişlemiş, oturum, vatandaşlık gibi yaşamlarını ilgilendiren kararlarda bu fişleme belirleyici olmuş, dernek üyeliği temel hakları karşısında şantaj olarak kullanılmıştır. Özellikle Kürt gençlerinin ajanlaştırılmasına dönük yasadışı yönelimler zaman zaman hız kazanmıştır. Demokratik eylemlere saldırılmış, bayrak ve flamaları toplatılmış, engellenmiş, binlerce Kürdistanlı hakkında davalar açılmış, gözaltına alınmış, hapis yatmışlardır. Yine dernekler, basın organları, haber ajansları kapatılmış Kürt halkının kendisini ifade kanalları engellenmek istenilmiştir. Özcesi ifade ve örgütlenme özgürlükleri, siyaset yapma hakları bu yasak kapsamında ortadan kaldırılmış, her türlü eylemi suç muamelesi görmüştür.

Tehdit ve cezalandırma karşı bir tepkisizlik sözkonusu değil mi?

Yasak ile yaratılan, basın/yayın organlarıyla sürekli ve sistematik olarak işletilen ‘terörist’ imajının bir amacı da zaten bu siyasete karşı olası tepkileri azaltmak idi. Aslında bunca yıl içinde ciddi tepkiler de oldu ama zaman bu tepkilerde bir azalmanın yaşandığını da vurgulamak gerekiyor. Öyle bir algı yaratıldı ki, Kürtlere ve onların siyasetine bulaşmak, ilişkilenmek ateşten gömlek gibi tehlikeli bir durum haline getirilmiştir. Dayanışma içinde bulunmak isteyenler, tepki gösterenler de Kürtlerin maruz kaldığı kriminalizasyonun hedefi haline getirilip, etkisizleştirilmek istenilmiştir. Daha da önemlisi, bu yasağın ve kriminalizasyonun seslendiği kesim de Alman toplumu idi. Alman toplumu ile Kürtler karşı karşıya getirilip, bu siyasete ilelebet sürmesi hedeflenmiştir. Yasağa karşı politik olarak tutum almada Kürtlerin bir sorunu olmamış, 20 yıllık süreden sonra görüldüğü gibi örgütlenme ve politik güç olma konusunda yasağı etkisiz hale getirmiştir. Ancak yetersizlik yasağın Alman toplumu içinde teşhiri, hukuki girişimlerin eksikliği gibi  alanlarda yaşanmıştır.

Yasağın kalkması için Kürtler ve dostları neler yapabilir?
Kürt toplumu kanımca yasağın derinliği, etkileri ve hedefleri üzerinde iyi durmalıdır. Bir İçişleri Bakanlığı kararının yol açtığı tahribatları, Kürt halkının temel hak ve özgürlükleri önünde nasıl engel haline geldiğini analiz etmeli ve daha düzenli, sistematik bir tavır/duruş sergilemelidir. Her şeyden önce de yasağın gayrı meşru olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.
Yasak siyasetinin temel hedeflerinden biri olan Alman toplumu, sivil örgütleri ve şahsiyetleriyle daha yaygın ilişki kurulmalı, teşhir etmelidir. Bu siyasetin bir sonucu olarak karşılaşılan tüm baskıları, yönelimleri kamuoyuyla paylaşmalı, hukuki girişimlerde bulunmalıdır. Sadece iç hukuku değil uluslararası hukuk yolları da işletmelidir. Bu konularda hukuk ve insan hakları kurumlarına da destek amaçlı başvurulmalıdır. 
Hukuki ve diplomatik tüm girişimlerle birlikte demokratik siyasetin tüm imkanlarını kullanarak hayatın her alanında ve her fırsatta protesto hakkını kullanarak yasağa tepki ortaya koyulmalıdır.
 


NİHAL BAYRAM/MAINZ