Haberler ardı ardına gelmeye başladı. Önce Sayın Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önderin, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesince verilen cezaların, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinin “onama” kararı ile “kesinleştiği” düştü ajanslara. Daha sonra Sayın İdris Baluken hakkında bu kez Yargıtay tarafından benzer bir “onama” kararı ile cezaları kesinleşmiş oldu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Sayın Demirtaş’ın “serbest bırakılması” kararı sonrası yaşanan gelişmeler, adalet ve yargı adına, evrensel hukukun nasıl ayaklar altına alınacağının da ipuçlarını vermişti. “öngörüler” gerçeğe dönüşürken, adalet ve bağımsız yargı yinede işler “temennisi” içinde olanlarında bu umudu ve beklentisi bizzat “yargı” eliyle yok edildi.

Hukuk olmadan bir ülke, bir toplum yönetilemez. Hukuksuzluk ve adaletsizlik, toplumları içten içe çürütür. Keyfiliğin “düzene” dönüştüğü toplumlar dağılır, ayakta kalamaz.

Muktedirler iktidarlarını devam ettirebilmek için, hukuku ortadan kaldırabilir. Yargı erkini “bağımlı” hale dönüştürebilirler. Toplumun adalet taleplerini görmezden gelebilirler. Tarih bu tür rejimlere çokça tanıklık etti. Ancak hukuksuzluğu “düzene” dönüştürenlerin de bir gün, yok ettikleri “hukuka” ihtiyaçları olacaktır.

Toplumu kutuplaştırarak ayrıştıranlar, kin ve nefret söylemi ile toplumu “gerginlik siyaseti” ve “krizlerle” yönetebileceklerini düşünenler, bu açık hukuksuzluğun, halklarımızın ortak geleceğini kararttığının farkında mı? Peki ya “bağımsız” olması umulan yargı, hukukçular, barolar, hukuk fakülteleri bu “utancı” nasıl izah edecek?

Sayın Demirtaş’ın Avukatı Mahsuni Karaman, karara ilişkin yaptığı açıklamada bu kararı “utanç” verici olarak değerlendirirken hiç kuşkusuz bir hukukçu olarak, hukuk ve adalet adına duyduğu kaygıyı dile getiriyor. Sadece kaygılarını değil öngörülerini de daha önce kamuoyu ile paylaşmıştı. Yargının bu kararları “öngörülmüştü”. Hem sayın Demirtaş hem de avukatlarının, sürekli “dile” getirdikleri öngörü gerçeğe dönüştü. “Evrensel hukuk ilkelerinin dünya kamuoyunun gözleri önünde” katledilişinin, adalet ve yargının içine düştüğü durumun izahını yapacak bir tek hukukçu bulmak mümkün değil. Ama Av. Mahsuni Karaman yaşananları, “hukuksuzluğun aleni biçimde topluma dayatılması…” olarak değerlendirirken, bu kararın sadece Sayın Demirtaş ve Sayın Önder’e yönelik olmadığını, bu kararla, toplumunda sindirilmek istendiği gerçeğinin altını çiziyor.

Baştan beri planlanan “hukuksuzluklar” bir bir uygulanmaya başlandı. AİHM kararında açıkça “bir an önce tahliyesi” istenen Sayın Demirtaş’ın “içeride” kalmasının sağlanması için yedekte tutulan plan uygulanmaya konuldu. Bu plan Sayın Demirtaş’ın bu kez hükümlü statüsü” ile içeride tutulması sağlanmış oldu.

“AİHM’in verdiği kararlar bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz.” Karşı hamle jet hızı ile yapıldı ve iş bitti! Sayın Önder bu karşı hamlenin “açık bir siyasi müdahale söz konusu” sözleri ile dile getirirken, Türkiye’de, “hukuk, adalet ve bağımsız yargı’nın” işi bitirilmiş oldu.

Şimdi hukukun bittiği bir ülkede “adalet” arayışı ve “hukuk mücadelesi” başlıyor. Av. Mahsuni Karaman, “Biz evrensel hukuk ilkeleri içersinde kalıp hukuki yolları denemeye, bunda ısrar etmeye devam edeceğiz. Hukuksuzluğa karşı en iyi yol hukukta ısrar etmektir” derken asıl “utanç” duyması gerekenlere de, hukuk dersi veriyor.

Sayın Demirtaş’ı “mahkum” ederek içerde tutup, ana davadan AİHM kararının gereğini yerine getirerek, bu “utançtan” sıyrılabileceklerini düşünenler, yanılacaklar. Sayın Önder’i, Sayın Baluken’i siyasi kararlarla “mahkum” edenler, demokrasi, özgürlükler ve barış mücadelesini durduramayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Korkuları bundan.