Bakanların da adlarının geçtiği bir yolsuzluk iddiasını hükümet revizyonu yaparak atlatmak mümkün olur mu?

Öncelikle sorunun niteliği ve gelişme seyrine bakalım. İki yıldır izleme yapılan bir konuda ne ölçüde bilgi toplandığını hepimiz tahmin edebiliyor olmalıyız. Gerek işin etik niteliğinden hareket ettiğinizde gerekse bu operasyonla hedeflenen siyasal sonuçlardan yola çıktığınızda, kabinedeki birkaç ismin değişmesi ile aşılacak bir sorun olmadığında ittifak edebiliriz.
Tipik bir Türkiye siyaset kültürü yansıması olarak yine iki kamp oluştu. Bir taraf yolsuzluğu görmek istemiyor ve sadece hükümete yönelik operasyona odaklanmayı tercih ediyor. Diğer taraf güvenlik bürokrasisi ve yargı içinde gelişen tutumu göz ardı etmeyi tercih ediyor.
İster işin reel politik boyutundan konuyu ele alalım isterse açık, demokratik bir yönetimde olması gerekenden. Sonuçta  kabine revizyonunu aşan adımların atılmak zorunda olduğu kesindir.
Konunun bir boyutu yüce divan yargılamasına varacak ama mutlaka idari soruşturma da gerektiren niteliktedir. Kamuoyu tepkisini de önemsemeyip işin üzerini örtmeyi deneseniz başka operasyonların geleceği açıktır. Nitekim çok daha geniş kapsamlı bir yozlaşma ve suiistimal mekanizmasının söz konuş olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Başbakan’ın “devlet içinde devlet” dediği yapılanmanın da polis şeflerinin görev yeri değişiklikleri ile tasfiyesi söz konusu değildir. Geriye iki ihtimal kalıyor. Ya kavga devam edecek ya da hükümet kendisinden beklenen uzlaşma içine girecek.
Öncelikle kavganın ulaşabileceği noktayı ele almaya çalışalım. Başbakan’ın yakınları ve doğrudan ailesine yönelik ekonomik ve ahlaki iddialar karşısında da soğukkanlı hareket etmesini kimse bekleyemez. Bu operasyonun arkasında iddia edildiği gibi bir uluslararası irade varsa bu gücün ancak neyi elde ettiğinde tatmin olacağını, belki duracağını sorgulamamız gerekiyor.
O halde uzlaşmanın niteliğini irdelemeye çalışalım. Özellikle güvenlik bürokrasisine dair taleplere olumlu yaklaşıldığında paralel yapılanmanın daha da güçleneceği açıktır.
Doğrudan Erdoğan’ı tasfiyeye yönelik bir beklenti ise uzlaşılabilecek nokta, bunun yolu daha önce Başbakan’ın da sinyalini verdiği üç seçimin birlikte yapılmasıdır.
Önümüzde bir paralel devlet varsa bunu neye borçlu olduğumuzu göz ardı edemeyiz. Kürt sorunu ve güvenlik sendromu aslında paralel devletin meşrulaşma zeminidir. Bugünkü iktidar dahil birçok hükümet, bu tür yapılanmalardan medet ummuş ve göz yumuştur.
Şimdi ya Kürt sorununda başka bir radikal hamle yapmayı göze almak ya da oy kaygısı ile çekinik durmayı tercih etmek arasında sıkışmış bir siyasi irade söz konusu. Bu boşluğu doldurabilecek güce sahip yapılanma ya da yapılanmaların gerek yargı gerekse polis gücünü harekete geçireceği açıktır. Nitekim şimdiye kadar tutuklu vekiller sorununu çözmek için üzerine düşeni yapmayan siyasi iktidarın, Balbay kararından sonra Kürt siyasetçilerle ilgili keyfi tutumdan rahatsızlık duyması da anlamsızdır.
Nihayet 28 Şubat davasından tutuklu sanık bırakılmaması hamlesi de yeni bir ittifak arayışının sinyalidir. Erdoğan, bu güne kadar keyfini sürdüğü denge ve ilişkilerin son aşamasına geldi.
Ya devleti yeniden tanımlayacak bir hamle ile Kürt sorunu gibi kritik alanlardan kuşatmayı yaracak ya da kendinden öncekiler gibi siyasi arenadan öyle yada böyle çekilmek zorunda bırakılacaktır.
Cumhurbaşkanlığına çıkarak uzlaşmak bile kendisi açısından başarılı sayılabilecek bir ara formül gibi gözükmektedir. Tabi muhatapları buna fırsat verirlerse.