Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek „tükürürüm içine böyle sanatın“ dediğinde, sanatın halkla nasıl buluştuğunun tarihini yazacağını bilmiyordu kuşkusuz. Çıplak bir heykeldi karşısındaki, o da „ar“ edip, tükürmeyi seçti sadece. „Ar“ sanat demek aslında. Bir anlamı da „utanıp, sıkılmak“.  

Sadece o muydu „sanatın içine tüküren?“
Mustafa Kemal heykelleri „düşmandan kurtarılmış bir ülke“nin odak kentlerine bir bir dikilirken „baş kurtarıcı„ ile tanıştırılıyordu halk. Heykeltraşlar Avrupalı’ydı ve İslami değerleri alt edip, Avrupalı bir kahraman gibi döküyorlardı heykel kalıplarını. Heykeli dikilecek adam gösterişli, kararlı, vakur ve saygı duyulacak biri olmalıydı. Her hareketi halkta ona ve davasına duyduğu inancı pekiştirmeliydi. Kiminde şahlanan ata binmiş, kiminde eli ileride, kiminde bir mağrur yan bakış falan... Ama bu Avrupalı heykeltıraşların Türkiye’nin „kısa boylu kahramanını„ dev gibi gösterme gayretine girmesi kendilerine ödenen kamyon kamyon paralar sayesindeydi. Hızlarını alamayıp kahramanlığı/savaşı tüm insani ve dünyevi unsurlardan arındırıp heykele dökmüşlerdi. Bunlardan biri de Afyon’daki „zafer anıtı“. Yüzü Mustafa Kemal’e benzeyen bir adamın bir eli pençe diğer eli yumruk şeklinde düşman „Yunan“ı bozguna uğratıyor. Heykelin adı „bozgun.“ Ancak Türk kahramanın ayakları altında can çekişen Yunanlı’yı antik çağ kahramanı Herkül’ün simgelemesi ilginç! Bu savaş Türklerle antik Helenizmin savaşı! Mustafa Kemal Herkül’ün ordularını denize döktü ve Herkül’ü de ayakları altında işte pençelerle, yumruklarla bozguna uğrattı! Heykeli orijinal kılan bu hikaye değil elbette. Heykelin orijinalliği „çıplak“lığında. Muhafazakar deyişiyle „tükürülecek“ yanında.  
Avrupalı heykeltıraş 1936’da Afyon’a dikilen bu heykelde Mustafa Kemal’e benzeyen simgeyi çırılçıplak kılmış! Memleketin sadece İstanbul yakasının „batı“ sayıldığı bir dönemde Anadolulu bu çıplak kahramanı sineye nasıl çeker, hiç düşünmemiş. Ve üstelik heykelin açılışına Mustafa Kemal de katılmış. Bakmış, beğenmiş... „Ehh“ demiş, „tamam“ demiş...
Modernizmin heykelle, resimle olacağına vurgu yapan Mustafa Kemal, aslında kendi heykellerinin memleketin dört bir yanına dikilmesini istiyor alt okuması yaptıktan sonra, Afyon’daki çıplak liderin akıbetine bakalım. 1950’ye kadar heykel çıplak! Hala da çıplak aslında... Küçük bir rötuş yapmışlar vaktiyle. Demokrat Parti iktidarda iken denmiş ki „yahu tanrı aşkına bu heykelin durumu nedir böyle? Büyük kurtarıcı çırılçıplak, ayıplı yeri ortada. Keselim, bir şeyler yapalım?“ Bir karar alınıyor hükümet tarafından ve Afyon’daki bozgunu simgeleyen heykelin eli sıkılı Türk kahramanının ki yüzü Mustafa Kemal’a benziyor demiştik,  sünnet edilir.
Demek ki sanatın içine tükürme miladını o tarihten başlatabiliriz.
Dr. Faik Gür’ün „Atatürk Heykelleri ve Resmi İdeoloji’nin Görselleşmesi“ doktora tezi siyasal bir unsur olarak Atatürk heykellerini anlatıyor ama bu bilgiyi sözel kısmında tutuyor. İleride kitaplaşırsa Türkiye’deki siyasal heykelciliğin tarihini de detaylıca okumuş oluruz sanırım.
Gelelim „hükümete beş çay“ heykeline.
Anadolu’da merkezin heykelle vermek istediği mesaj zamana yenik düşer ve unutulur çoğu kez. „Hükümete beş çay“ halkın içinden gelerek bir heykele koyduğu ad! Nasıl ki „beton Mustafa“ örneği vardır doğu illerinde, batıda heykelde verilmek istenen mesajın ters okuması yapılır görece daha milli örneklere göre. Kent meydanın ortasındaki heykel Mustafa Kemal’i eli ileriye doğru uzanmış ve avuçları açık gösterir. Heykel hükümet konağının ön tarafındadır. Konağın arkasında ya da yanında ise meşhur bir çay ocağı vardır ve gele gide halk arasında „hükümete beş çayyy!“ diye bir nidaya kavuşur.  
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın sözü geliyor aklıma. Hani „Öcalan posteri asamazsınız“ deyince polis, bir kargaşa olmuştu Kızıltepe’de. Demirtaş da öfkeyle „Siz ne diyorsunuz be! Biz bu meydana Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini!“ deyivermiş, ardından özür dilemişti. Maksat heykel meykel dikmek değildi yani, gözdağı vermekti. İyi ki özür diledi Demirtaş. Siyasetin sanatta karşılığını bulduğu tüm dönemlerde sanat bir zorunluluk, dayatma unsuru olarak çıkar karşımıza ve tahammülü sıfırlar! Heykel dikmek yerine daha kalıcı çabalar olduğu da aşikâr...
Neyse.. Bana da bir kahve...