Pek çok insan, açlık grevlerinin, “Öcalan’a özgürlük ve halka ana dilde eğitim” talepleri “gerçekleşene” kadar “süreceğini” düşünmüş olabilir.
Böyle düşününce de, “hiçbir talep elde edilmeden” açlık grevlerinin sona ermesini, her ne kadar sona ermesine sevinseler bile, anlamamış olabilirler.
Şurası çok açık: Eğer zindandaki direnişçiler, “taleplerimiz gerçekleşene kadar açlık grevi devam edecek” düşüncesinde olsaydılar, onların eylemi “açlık grevi” değil, “ölüm orucu” olmak gerekirdi. Çünkü zindandaki insanlar, Kürt Özgürlük hareketinin en deneyimli kadroları ve onlar, AKP Hükümetini bir çoklarından daha iyi tanıyor. Bu taleplerin “açlık grevindeki insanlar ölmesin” diye Hükümet tarafından yerine getirileceğine inandıklarını düşünmek gülünç olur.
O halde bu açlık grevlerinin anlamı neydi?
Anlamı anlamak için, özellikle son bir ay içinde Kürdistan’da, Türkiye’de ve Avrupa’da, hatta dünyada olan bitene bakmak gerekir. 68 gün süren açlık grevi, büyük sonuçlar doğurdu. Sondan başlayalım: Dünya ve Avrupa ve Türk kamuoyunun utanç verici ilgisizliği bir ölçüde kırıldı. “Bir ölçüde kırıldı” dediğim zaman bunu küçümsemeyin. Bu vicdansız bir dünyadır ve bu dünyanın ilgisizliğini “bir ölçüde” kırmak, çok büyük bir iştir.
Ama asıl önemli sonuçlar başka yerde. Kürdistan’da…
Üç yıldır süren KCK tutuklamalarının ve bütün “silahsız, barışçı, sivil eylemlere” karşı tıpkı bir “işgal gücü” gibi amansızca saldırıların amacı neydi, hatırlayalım: Hükümet bu tutuklamalarla, BDP’nin ve Kürt özgürlük hareketinin silahsız, barışçı, sivil “eylem gücünü” felce uğratmayı amaç edindi. Bu basit bir amaç değil. Stratejik bir amaç. Çünkü halkın eylem gücünü felce uğratmak demek, onu kendi içinde adım adım “çürütmek”, “ayrıştırmak”, sonunda “bölmek” gibi stratejik sonuçlar doğurur. Eylemsiz halk “bataklıktır”, eylemli halk ise Dicle-Fırat’tır…
Nitekim, şu son dönemlerde halkın eylem gücünde zayıflıklar giderek büyümeye başladı. Her evden bir şehit çıkan Kürdistan’da, zamanla her evin en az bir tutuklusundan, göz altına alınanından söz edilmeye başlandı. Her evde, gösterilerde yaralanmış, sakatlanmış bir insan var. Bu insanlar işlerinden olmakta, evlerin ekonomik temelleri sarsılmakta… Her kitlesel haklı eylemin kentleri yaşanmaz hale getiren sonuçları halkta bezginlik ve yorgunluk işaretleri yaratmaya başladı…
BDP’nin örgüt gücüne indirilen ağır darbelerin sonucundan hükümet memnundu. Yerel Seçimlere, eğer olmazsa Genel Seçimlere kadar, Hükümet, Kürt halkının eylem gücünü felce uğratarak, BDP’nin kitlesel tabanında bir gerileme yaratabileceğini düşünmeye başladı. Gerçi, kamuoyu yoklamaları, Kürdistan’da AKP’nin gerilediğini, BDP’nin oy desteğinde artış olduğunu gösteriyordu. Ama bu oy desteğinin pasifleşmesi, Hükümet açısından bu oyları “yağmalama” bakımından büyük bir imkan yaratıyordu. Bir tarafta “polis devletinin” yıldırma eylemleri, diğer tarafta, bütçesi astronomik rakamlara ulaşan “örtülü ödenek” paralarıyla “satın alma” çabaları, bu arada bir takım “işbirlikçi-unsurların” seferber edilmesi, Hükümet açısından “başarı” vaat ediyordu.
Hükümetin bu stratejik amacı, onun “nihai amacının” hizmetindeydi. Eğer halkın eylem gücü “marjinal” hale getirilebilirse, bu, “dağı” izole etme ve “devrimci halk savaşı”nı geriletme, sonuçta, resmi tabirle söylersek “terörü kabul edilebilir sınırlara çekme” sonucunu doğuracaktı.
İşte zindan direnişçileri bu stratejik saldırıya karşı harekete geçtiler. Kendi hayatlarını ortaya koyarak, eylem gücü zayıflatılan Kürt halkına “ayağa kalk” çağrısı yaptılar. Ve bunu başardılar. Halk, en karanlık günlerde kendisini yalnız bırakmayan, her türlü bedeli cesaretle ödemekten kaçınmayan bu on bin deneyimli insanın ve onların davasını yürüten BDP’nin, DTK’nin, bunların dostlarının öncülüğünde AKP’nin stratejik amacını havaya uçurdu. Kürdistan’ın bütün illeri, ilçeleri serhildan alanına döndü.
Ve şu sonuç doğdu: Serhildan karşısında çaresiz kalan AKP Hükümetinin polisi, “sükuneti” sağlamak için, Amed sokaklarında “Öcalan açlık grevleri sona ersin dedi, siz de eylemlerinize son verin” anonsları yapmaya başladı…
Bir: KCK operasyonları iflas etti.
İki: İnsanlık dışı tecrit iflas etti.
Üç: Halka karşı “pasifikasyon” stratejisi iflas etti.
İşte durum bu: On bin BDP’li hiç tutuklanmamış gibi “görev başında.” PKK önderi Öcalan tecritte değilmiş gibi, örgütünün yine başında. Halk bu kadar insan kaybetmemiş, bu kadar zulme uğramamış gibi serhildan’da “silahsız” silah başında...
İşte bana göre açlık grevlerinin amacı buydu ve bu amaca ulaşılmıştır…
O halde AKP’nin sloganını kamulaştıralım: Durmak yok, yola devam...
Hükümetin stratejik saldırısı Ve önderiyle onbinlerin başarısı