Hükümetin hisli üyesi başbakan yardımcısı Bülent Arınç yine hislenmiş ve bakın ne demiş: “Terörle mücadelede yıllardan beri kafa yoruyoruz, herkesi dinliyoruz, bütün ülkelerdeki örneklere bakıyoruz. Bir ülkede sadece iki yıl o örgütün ismini anmadan haberler yapılmış. İsmi anılmadığı için çatlamışlar, örgüt dağılmış. Bu ülkede iki sene ‘PKK’ demesek PKK kendiliğinden çökerdi ama bizim televizyonlarımızın bir kısmı kanlı kanlı, canlı canlı realite programları yapar gibi propagandayı kendiliğinden üstlendiği için bu örgütler yaşayabiliyor.” İşte ülkenin ihtiyaç duyduğu çözüm önerisi! Bugüne kadar kimsenin aklına nasıl gelmedi, hayret doğrusu!

Hem tabiattan ilham alınmış bir çözüm önerisi olduğunu kim inkar edebilir. Biliyorsunuz, ayılara karşı en etkili tedbir, “ölü takliti yapmak”tır. Muhterem Bülent Arınç’ın da söylediği budur: “Ölü taklidi yapın, gider!”
Aslında bu yaklaşım yeni de değil. Bülent Arınç’ın ustası (Pek tabii Tayyip-î âli Erdoğan!), henüz çıraklık döneminde söylemişti benzer bir şeyi. Hem de Moskova gezisinde söylemişti ki, bu nadide siyaset dersinden bütün kâinat faydalansın! 2002’nin Aralık ayında yanına yanaşan bir Kürt işçinin “Kürt sorununu çözün” isteğine başbakan, “Düşünmezsen, Kürt sorunu yoktur” deyivermişti. Hatta, “Ben şimdi Siirt’ten evliyim. Ben biliyorum o meseleleri. Ben Siirt’ten evliyim, evlenebilmişim, demek oluyor. Sorun var, diye inanmayacaksın; sorun yok diye inanacaksın. Sorun yok dersen, sorun ortadan kalkar.”
Moskova ellerinde çalışan Kürt işçisi de yüreği ferahlık içinde evine dönmüştü pek tabii. Aksi düşünülebilir mi? Sonra da ailesine haber salıp, kendisine Siirt’ten hayırlı bir kısmet bulmalarını istemiştir hatta, belki de. Yani normal bir insanın, bu nadide siyaset dersinden sonra kerametin onda olduğunu sanması doğal değil midir? Paketten de benzer şeyler çıkmasın, alimallah!?

Devleti ittirme süreci

Ahmed Hamdi Tanpınar, meşhur Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde şöyle diyor: “Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtların altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde 7-8 defa memleketimize geldiğini işittim. Neyin? Hürriyetin... Bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde 7-8 defa geldi.”
Gelmeye de devam ediyor. Hem sadece hürriyet mi! Demokrasi, barış, çözüm, adalet... Ve daha neler neler! Gelip duruyorlar. Hiçbir yere gitmedikleri halde hem de... Aziz vatanımızın mucizevi özelliklerinden biri de bu olsa gerek! Şimdi de bir “demokratikleşme paketi”dir, gidiyor. Biraz gecikiyormuş gerçi; ay sonuna ancak geliyormuş. Ama geliyor ya demokrasi; sen ona bak! Barış da geliyor, adalet de, çözüm de!
İyi de zaten gelmemişler miydi?
Ülke vesayetin her türlüsünden kurtulup demokrasinin gül bahçesine dönmemiş miydi? “Kürt kardeşlerim”in bütün sorunları tükenmemiş miydi?
Yargı, vesayetten kurtulmamış mıydı?
Eğer şimdiye kadar gelmediyse demokrasi, o zaman gelen neydi? Yok hükümetin söyleyip durduğu gibi geldiyse zaten, şimdi gelen nedir? Hangisi kandırıyor bizi?
Hadi şunun adını koyalım. Bu “gele-gele aşınan” demokrasinin ortaya koyduğu gerçek şudur: Bu ülkede gerçek bir demokrasi algısı, hiçbir zaman olmamıştır. Demokrasi, “ne kadar talep edilirse” o kadar uygulanır. Talebin kuvveti cılızsa, demokrasi ihtiyacının lafı bile edilmez. Ama talep kuvvetliyse, sırf talep sahiplerinin meşruiyet zeminini kurutmak için, şov maksatlı, şişirilmiş demokrasi lafları edilir. Demokratikleşmeyle ilgili konuşmaların hemen ardından yabancı basın ve kurumlar nezdinde girişimlerin nasıl karşılanacağının konuşulması da bunun sağlamasıdır: Demokrasi, demokrasi için değildir. “Dostlar alışverişte görsün” demokrasisidir.
Son “demokratikleşme paketi”ni ortaya çıkaran da, kuşkusuz, Kürt halkının özgürlük mücadelesi oldu. Sürecin bütününü ortaya çıkardığı gibi... Sürecin ve ona dahil dönüşümlerin içeriğini de, yine bu mücadele belirleyecek. Devletin tek başına attığı da, atacağı da tek bir adım yoktur.
Bu minval üzre, ne paketler, ne de sürece ilişkin başka herhangi bir şey, beklemenin, mücadeleyi askıya almanın, yavaşlatmanın gerekçesi olamaz. Aksine süreç, devleti daha derinden dönüşüme zorlamak, taleplerin etkin kabulünü sağlamak için, eskisinden de tempolu, kuvvetli bir mücadeleyi dayatmaktadır. Süreç, tam da başladığında, Newroz alanında ortaya konduğu gibi: “Bir son değil, yeni bir başlangıçtır.” Ve başlayan bu yolun nasıl olacağının belirleyeni, devletin “minneti” değil, yine halkın kavgası olacaktır.
Daha karikatürize bir ifadeyle, sürecin önemli görevlerinden biri, devleti ittirmektir.
Hele bi’ el atın ağalar!

osmanoguz07@hotmail.com