Dêrsim’e dair fotoğraflar, resimlerle oldukça duyarlı bir kitap. Yazarın duyarlılığı dizelere yansımış. Dêrsim’i anlatımdaki karelerden tanır gibi oluyor insan. Yaklaşıyor ona ve dokunuyor... Gitmeli ve görmeli Balaban Deresi’ni ve tüm diğer nehirleri, dağları ve çiçeklerini... Munzur’dan su içmeli, kadim zamanlardan bu yana adanan kurbanlardan tatmalı... Böylesi bir istekle mutlaka sözcüğü kafanızda devinip duruyor. Dêrsim’in tarihsel çığlığı daha da tanıdık oluyor.  

 Sizi Dêrsim’in sarp dağlarına çıkartarak, tarihi acıların izlerini gösteriyor. Ovalarında, nehirlerinde duyarsızlığın kalbine neşter atıyor. Bir davet gibi, bu güzelim coğrafyanın tanıklığında dilini bilge ihtiyarlara emanet ediyor. Tarihsel acıların izlerini adım adım göstermeye çalışıyor. Öyküler daha çok anlatı olarak devam etmiş. Yani anı gibi! Bir an keşke "Balaban Eyaleti", "Dêrsimli Gazi", "Doğum Tarihimiz" öykülerini kurgulayarak, kahramanlar yaratarak ve de coğrafi, sosyolojik bilgilerden yola çıkarak öykü kurgusunu esas alsaydı dedim. Fakat yaşanmışlıkları kurgulamak yerine içinden geldiği gibi masalımsı bir dille gördüklerini, hissettiklerini, tanıklık ettiklerini, Dêrsim’in coğrafyası ile bütünleştirerek ve her defasında yaşanan katliamın izlerinden örnekler vererek adeta rehberlik etmiş, duyarlı bir dil akışıyla...
Dêrsim’i tanıtırken "Balaban Eyaleti"nde ve sonrasında yazma sanatına ilişkin "Çingene Sanat Akademisi" öykülerinde Hüseyin Can, sanki öykü kurgusunu okuyucuya bırakmış gibi bir izlenim oluştu bende. Bir okuyucu olarak öykülerde kendimi kurgu yaparken gördüm ve hayal gücümü zorladım. İyi de etmiş dedim sonra, çünkü Dêrsim ve sanat bu anlatılarda çok güzel görünüyor ve anlatılar okuyucuya özgür bir seçenek de sunuyor. Tabii şu kuralı da göz önünde bulundurarak yazmak önemlidir. Çünkü öykü gerçek olanı kurgulamaya davet eder yazarı ve de (kurgu) yani gerçek olmayanı ise gerçeğe yakın hale getirmeni ister.  Hüseyin Can; "Çingene Sanat Akademisi" öyküsünde bir öykünün nasıl yazılması gerektiğine dair oldukça önemli bilgiler sunuyor Halil Dede’nin şahsında.  
En çok beğendiğim öykü "Hacı Hüsamettin Sarımsak çaldı" oldu. Bu öyküde devletin soğuk yüzü net karşımıza çıkıyor. Devletin ne olduğunu bize tasvir eden bir dille aktarmış yazar. "Kardeş halkların nazlı çocukları" yazar için önemli bir öykü gibi görünüyor. Bir aşk başlıyor. Kahramanlardan biri Kürt diğeri Türktür. Bu aşkta iki halkın birlikteliğine atıfta bulunuyor yazar. Gençlerin aşk buluşması aslında Kürtlerle Türklerin buluşmasıdır. Fakat öyküdeki siyasi diyalogların ve anlatıcının müdahalesi öyküyü aşktan uzaklaştırarak siyasal bir değerlendirme metnine dönüştürmüş... Buna gerek yoktu. Çünkü okuyucu bir Kürt olan Mahir’in çektiği acıları görebilecek kurguyu yazardan bekler. Oysa kahramanların acılarını anlatarak değil de tasvir ederek, mükemmel bir öykü yaratmış olacaktı. Yazar bu öyküde kahramanlarını detaylandırarak anlatmış; okuyucuya merak, düşünme, hayal etme fırsatı vermemiştir. Öyküde bazı şeyleri okuyucuya bırakmak lazımdır. Kahramanların bazı yönlerini saklı tutmak, ayrıntıdan kaçmak önemlidir. Her şeye rağmen duyarlı, sevecen, pozitif bir öyküdür. Kardeşliğe mesajdır...
Sonuç olarak; kategorize etmek yanlıştır diyor yazar. Hepimiz kardeşiz. Nazlıyız... Halkların buluşması, kültürlerin kaynaşması, ezilenlerin bir arada olma isteği, kitaba damgasını vuran kardeşlik duygusu ve duyarlılığında içten, sıcak bir merhabadır.


YUSUF DEÐİRMENCİ