Şehit Rêber’in (Ömer Şipal) anısına…


Yıldızların alacalı bir güzellikle parladığı, ayın ise tüm ışıltılı heybetiyle kendini gösterdiği bir bahar akşamıydı. Tarihin acımasızlıklarla dolu nice yaşanan zulmüne tanıklık etmiş olan Nurhakların dorukları, tüm ihtişamıyla göklere doğru uzanmaktaydı. Üzerine yazılan onca destanla onurlandırılan Nurhak Dağları, kendisine sığınanlara cömertliğini esirgemeden Tolhildan Eyaleti’nin kalbinde yer almaktaydı. Öyle ki, devrimcilerin en vazgeçilmez diyarlarından biri olmuştu tarihte. Sinan Cemgiller, Mehmet Ali’nin (Mamod Olî), Sarı İbrahimlerin (Ramazan Toptaş) özgürlük diyarlarıydı. Sembolleşen bu kahramanların dışında onlarca devrimciye, onlarca yiğide de ev sahipliği yapmıştı.

Tarih, Nurhaklarda tekerrür etmişti. 2000’li yıllarda yalnızlığı yaşayan Nurhak Dağları, kendi çocuklarından ayrı düşmüştü. Aradan uzun yılların geçmesi gerekecekti. O devrimcilere, çocuklarına özlem duyarken; çocukları da Nurhakların zirvesinin özlemiyle yaşamaktaydı. Bu ayrılığa son noktanın konması gerekiyordu. Varlık ve özgürlük mücadelesi yürüten ve dağları bir ana bağrı olarak gören yeni bir gerilla grubuna ev sahipliği yapmaktaydı. Tarihin o özlü, o değerli anlamının tüm canlılığıyla yeniden yaşandığı bir zaman aralığında halkının özgürlüğü aşkıyla yanan dört can, dört yoldaş ve dört mücadele, dava arkadaşı tek sıra halinde, sessiz, tedbirli ve dikkatli bir gerilla yürüyüşüyle Nurhaklar’ın karlı zirvesine ulaşmıştı.

Bir taraftan yorgunluk, bir taraftan da uzun ve zorlu bir parkuru bitirmiş olmanın sevinci… Sinan, Agit, Rêber ve Şervan…


İlk mola: Nurhak zirveleri

Bir yıllık dönem pratiği değerlendirilmiş; yeni bir yıla daha bir motivasyonla girmek için kış kampı süreci yoğun eğitim faaliyetiyle geçmiş ve tüm hazırlıklar yapılmıştı. Kış kampı süreci bitmiş ve baharın da vermiş olduğu coşkuyla her arkadaşın pratiğe hazır olduğu heyecanı gözle görünür biçimde yüzlerine yansıyordu. Yapılan yeni düzenlemelerle her birimin yeni görev alanına doğru harekete geçmesi için tüm hazırlıklar son hızla yapılmaktaydı. Askeri teçhizatların birimlere göre dağılımı, yeni pratik yıl için hazırlanan şifreler, yeni görev yerine yetişinceye kadar erzakların ayarlanması ve görev dağılımı gibi hazırlıkların da sonlanmasıyla vedalaşma ve herkesin birbirine başarılar dilemesi… Daha birkaç saat öncesinden tüm arkadaşlar ile yan yanaydık. Ama ayrıldıktan sonra her gerilla grubumuz kendilerine yüklenmiş olan tarihsel sorumluluğun bilinciyle toplumsal görevlerini yerine getirmek için kararlı ve tereddütsüz bir şekilde yeni görev alanına doğru hareket halindeydi. Bizler de ilk molamızı Nurhak Dağı’nın o muhteşem zirvesinde vermiştik. 


Rêber’in hafızası

Küçük ama yürekleri büyük olan grubumuzun öncüsü Heval Rêber, uçurumun kenarındaki bir kayanın üzerinde sırtını çantasına dayamış, oturuyordu. Yaşamın her alanında neşeli, moralli ve güler yüzlü olan Rêber heval, her zamanki gibi yine karakol görmesiyle suskunlaşmış, derin düşüncelere dalmıştı. Rêber hevalin gözü Nurhak Dağı’nın eteklerinde bulunan ilçenin içindeki karakola odaklanmıştı. O, tüm bedeniyle yanımızdaydı ama ruhu hafızasında derin ve acılı izler bırakmış olan anılar deryasında geziniyordu. Heval Rêber, askerin acı, işkence, zulüm ve ölüm olduğunu daha küçük yaşta yaşayarak öğrenmişti. Onun için asker, halkına yaşatılan trajedilerin baş mimarı demekti. Daha çocuk yaştayken birebir görüp de yaşadıkları, katlanılması zor acıları, daha dün gibi hatırlıyordu.

Askerlerin köylerini basması, köyde bulunan bütün erkekleri köy meydanına toplayıp zorla ve baskıyla, küfürlerle çırılçıplak soymaları, kadınlara edilen ağır hakaretler, saçlarından tutup yerlerde sürüklemeleri… Bu hatırayla büyümüştü. Ninni ve namelerin yerine duyulan acı dolu çığlıklar. 

Rêber’in doğduğu, oyun oynadığı köyü, acımasızca yakılıp yıkılmıştı. Babası, akrabaları, dövülerek askeri cemselere koyulmuş ve karakola götürülmüştü. Ömer’in (Rêber) çocuk zihni anlayamıyordu: Bu zulüm neden?

Şimdi aradan uzun yıllar geçmişti. Hafızaya kazınan unutulmuyordu ama. Ne zaman bir karakol görse o günü yaşıyordu.


Küçük beden, kocaman yürek

Bahar aylarında envai çeşit çiçeklerin havaya yayılan mis gibi kokuları, meyve ağaçlarının güzel yemişleri, kekliklerin ezgileri, dağ doruklarında ceylanların, karacaların ve pezkuvîlerin özgür adımları… Dört mevsimin birlikte yaşandığı bir alandı Nurhaklar. Rêber için Nurhaklar, doğup büyüdüğü Van’a benziyordu.

Küçük bir bedeni vardı Rêber’in; ama kocaman bir yürek sığdırmıştı. Hesap gününü bekliyordu ve o gün gelmişti. Gerillalar, çocukluk düşlerini süslemişti; onun kahramanıydılar. Özgür, eşit ve adil bir yaşam umudu olan gerilla, ona güç veriyordu, direnç veriyordu. Şimdiyse o, çocukların hayallerini süsleyen bir gerilla olmuştu.

Rêber, uzun yıllar ardından sonunda Kuzey sahasına geçmişti. İlk pratik sahası, Amanoslar olmuştu. Kısa bir faaliyetin ardından Tolhildan Eyaleti’ne gelmişti. Altı yıl gibi uzun bir gerilla yaşamının ardından bir nisan akşamı Nurhakların zirvesinde tüm ovayı gözleriyle süzüyordu. Geniş bir araziye yayılmış olan, etrafı yüksek dağlarla çevrili Engizeklere bakıyordu. Engizeklerin bir tarafında Ceritler, devamında Beritler, batısında Kaç Dağı, kuzeyinde Nurhaklar vardı. Ortada ise Topkaya ve Şahin Kayası… Gerilla mücadelesi için çok elverişli bir coğrafyaydı burası.


En iyi rotayı bulurdu

Bir ara Rêber, Nurhakların zirvesinde ayağa kalktı. Gözlerini yummuş, iki elini yanlara doğru açmıştı. Kartal gibiydi. Aklıma unutulmaz gerilla komutanlarından Sarı İbrahim (Ramazan Toptaş), başka bir deyişle “Engizek Kaplanı” gelmişti.

Rêber, sadeydi, mütevazıydı, cesurdu, fedakardı, azimliydi. Heyecanı ve yoldaşlarına verdiği moralle çok kısa bir zaman diliminde Tolhildan Eyaleti’nin olmazsa olmazları arasında yerini almıştı. O artık bizim küçük gerilla grubumuzun öncüsü olmayı başarmıştı. Her gerilla yürüyüşünde öncülük yaparak en iyi rotayı bulurdu.

Nisan ayının ortalarıydı. Rêber’in öncülüğündeki grubumuz Nurhakların tepesinden süzülerek Engizeklere doğru bir yılan misali yol alıyordu. Baharın verdiği coşku ve heyecanla doluyduk. Acil çalışmalar yerine getirilecek, ortaya çıkan her imkan doğru, sağlıklı şekilde değerlendirilecekti. Başarıdan başka düşündüğümüz yoktu. Keşif planı, araziyi tanıma, düşmanın hareket tarzını gözleme, arazinin en ücra köşelerine kadar erzak depolama, pusu noktalarını belirleme… Önümüzde ciddi görevler vardı. Küçük bir grup olduğumuz için sürekli hareket halindeydik.

19 Nisan 2010. Akşam vakti. Gerilla düzeninde yeni bir noktaya doğru dikkatli ve sessizce yürüyoruz. Yolumuzun üstündeki ‘gom’dan, yaylacılardan kimi erzaklar alarak devam ediyoruz. Gideceğimiz noktaya daha güvenli ulaşmak için yolumuzu uzatma kararı almıştık. Şafak sökmeden hepimiz uyanıktık. İlk keşiflerin ardından, Güneş’in de doğmasıyla birlikte küçük bir dumansız gerilla ateşi yakmıştık. Rêber, uzunca bir süredir elinden düşürmediği dürbünle araziyi kontrol ediyordu. Görünürde tehlikeli bir durum yoktu. Her zamanki gibi: Geceler bizimdi, gündüzler istirahat zamanıydı. Grubumuz dört kişi olduğundan iki kişi uyur, iki kişi de nöbet tutardık. Belli aralıklarla görev değişimi yapılırdı. O gün ilk görevli ben ve Agit’ti. 10:30’da diğer iki arkadaş uyandı. Telsiz muharebesi ve öğle yemeği. Çaylar da içildikten sonra öğle oldu. Görev değişimi, ardından diğer iki arkadaşın istirahati.


Bundandır ki, unutmak ihanettir

Saat 14 sıralarıydı. Rêber arkadaş, aşağımızda mevzilenmiş, pusuya yatmış askerleri gördü. Hepimiz uyandık. İki üç sözcük, durumu anlamamıza yetti. Rêber, aramızda en genç olandı; parti yaşamında da hepimize göre yeniydi ama onun pratik uyarıları sayesinde düşmanın açık hedefi olmaktan kurtulmuştuk. 

O talihsiz an. Heval Rêber sesleniyor: “Kendinizi biraz geriye verin! Bize karşı mevzileniyorlar, bizi görmüş olabilirler!”

Aradan saniyeler geçmedi ki, üzerimize binlerce mermi yağmaya başladı. Gelen ilk mermilere karşı anında Rêber’in silahından yanıt verildi. Tüm heybetiyle ateşe ateşle karşılık verirken bir yandan da önümüzde kurşun geçirmez bir set oldu; bedenini yoldaşları için siper etmişti. Yaralanmış olmasına rağmen şarjörünü değiştirip yenisini takıncaya kadar bir adım dahi geri atmadı. O güzel ve kahraman gerilla, göğsünü mermilere siper ederek tereddütsüz ve cesur öne atıldı. Düşmanın mermileri, üzerimize yağmur gibi yağıyordu; ama Rêber durmuyor, direniyordu. Son nefesine kadar da böyle devam etti. Son sözleri, “Bijî Serok Apo! Serkeftin hevalno!” oldu.

O, artık Kürdistan halkının özgürlük mücadelesindeki ölümsüz kahramanları arasına katılmıştı. Yiğit kahraman devrimciler şehit düştüklerinde değil, asıl unutulduklarında ölürler. Bundandır ki, unutmak ihanettir. Unutmayacağız. Unutulmanıza izin vermeyeceğiz.



* Şervan Pazarcık. Şu anda Elbistan Cezaevi’nde tutsak.