Subcommandante Marcos ve Ignacio Ramonet birlikte yazdıkları romanda, Meksika’da devlet terörüne kurban gitmiş insanların, katilleri bulunmadığı için nasıl bu dünyadan ayrılamadıklarını anlatır. Katilleri bulunmadığı, yargılanmadığı, hesap sorulmadığı için bu dünyadan ayrılamazlar, katillerinin peşine kendileri düşerler. Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan savaşın da çok sayıda huzursuz ölüsü var. Parçalanmış, işkenceyle hırpalanmış, yakılmış, kesilmiş, dağlanmış ve işaretlenmiş çok fazla beden var. Onların ruhları nerededir bilinmez ama kemikleri Silopi’nin, Cizre’nin, Dargeçit’in kimsesizler mezarlıklarından, askeri bölgelerinden, ıssız kalmış tesislerinin bahçelerinden yeryüzüne fışkırıyor.  

Barış süreci ya da çözüm süreci ya da adına her ne dersek diyelim çatışmanın durması için başlamış olan süreç, öncelikle bu bedenlerle ne yapılacağının konuşulacağı bir zaman olarak düşünülmeli. Türkiye’de etno-politik bir mesele olan Kürt meselesi ekseninde yaşanan 30 yıllık savaş döneminde resmi olmayan verilere göre toplam elli binin üstünde insan öldü. İşin bir boyutu sıcak çatışmada hayatını kaybeden insanlar. Ama son otuz yıllık savaşın yarattığı siyasi, kültürel ve ahlaki bakiye sıcak çatışmada ölenlerle sınırlı olmayan, çok katmanlı ve çok boyutlu bir yekün ortaya koyuyor. Burada belki de ilk söylenmesi gereken şey şu: Devlet savaş boyunca yurttaşlarının bir bölümünü öldürülebilir, kaybedilebilir, yok edilebilir bir grup olarak gördü.
1984’te başlayan son Kürt isyanının Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin ilk yıllarda kullandığı “üç beş çapulcu” retoriğiyle açıklanamayacak nitelikte, Kürt toplumuyla çok güçlü siyasi ve toplumsal ilişkileri olan bir hareket tarafından yürütüldüğünün idraki 1990’lı yılların başıyla birlikte gerçekleşti. Bunun üzerine devlet, Kürt toplumunun önce “devlete sadık” olan ve olmayan yurttaşlar olarak ayrıştırılması, sonra da sadakatsiz olanların imha edilmesi politikasını izleme kararı aldı.
Türk devletinin topyekün savaş konseptinin en önemli sonucu ise devletin kendisine itaat etmeyen yurttaşlarına karşı uyguladığı sistematik kıyım politikası oldu. Bu kıyım politikasının kabaca üç ayağından söz edebiliriz: zorla kaybetmeler, faili meçhuller ve infazlar ve zorla göç ettirme. Esasen bu üç temel teknikten oluşan devletin topyekün savaş repertuarı hukukun askıya alınması ve “sadık olmayan” yurttaşların akibetinin ölümlerden ölüm beğenmek olması anlamına geldi. PKK’nin 1990’lı yıllar boyunca Kürt toplumunun çok geniş kitleleri nezdinde artan etkisini düşünürsek bu Kürt toplumunun büyük bir kesiminin, üstelik Kürt meselesi etrafında politikleşmiş bir kesiminin, sistematik olarak imha edilmesi anlamına geliyordu.

Topyekün savaş ve akademi

Bu “imha siyaseti”nin çok önemli sonuçları oldu: Savaş boyunca, özellikle 90’lı yıllar boyunca Kürt toplumunun bir kesimi; yerel önderleri, siyasetçileri, gençleri, entelektüelleri, emekçileri, melle’leri, hak savunucuları, işadamları, köylüleri yok edildi. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse Kürt toplumunun bir kesimi fiziksel olarak ortadan kaldırıldı. Geride kalanlar çok zor koşullarda hayatta kalma mücadelesi verdi, devlet şiddetinin en çıplak, en dolayımsız biçimlerine maruz kaldı. Daha kötüsü, topyekün savaş stratejisinin gayri nizami harp teknikleri Türkiye toplumunun batısında en iyi ihtimalde suskunlukla geçiştirildi en kötü ihtimalde ise doğru bulunarak onaylandı, kabul gördü. Tüm bu imha ve yıkım repertuarının en trajik tarafı hayatı yok edenler, tetiği çekenler, işkenceyi yapanların yanı sıra bu pratiklerin güçlü ve kurumsal işbirliği sonucunda sağlana destek ile hayata geçirilmiş olmasıdır.
Topyekün savaş boyunca, yüz ağartıcı kimi istisnalar dışında, akademi susarak olup biteni onaylamıştır, basın korkunç bir savaş kışkırtıcılığıyla “İşte PKK’ye yardım eden köylüler” manşetleri atarak gayri nizami harp taktiklerinin somut olarak parçası haline gelmiştir. İnsan Hakları Derneği, YAKAY-DER gibi çok önemli istisnaları saymazsak sivil toplum örgütleri devlet aygıtının organik bir parçası olarak iş görmüştür. ‘Fırat’ın batısı’nın kahredici sessizliği basit bir bilgi eksikliğiyle açıklanamaz, esasen ya aktif bir işbirliği vardır ya da bilinçli bir unutuş.
Barış süreci işte her şeyden önce bedenleri yok edilebilir, kaybedilebilir, zulmedilebilir bedenler olarak damgalanan Kürtlerin hatırlanması süreci olmalı. Ancak bu hatırlamanın nasıl olacağına ilişkin olarak çok temel kimi sorular var. Peki bu bedenler nasıl hatırlanacak? Hangi yol yöntemler aracılığıyla nasıl yeni hatırlama adapları oluşturulacak? Daha önemlisi bu yöntemler toplumun farklı kesimlerine nasıl nüfuz edecek? Devlet terörünün mekanizmaları nasıl açığa çıkarılacak? Kaybettiklerimizin yası nasıl tutulacak? Faillerden hangi yöntemlerle hesap sorulacak? Geçmişle hesaplaşma hangi şekillerde olacak?

Geçiş dönemi adaleti

Tüm bu sorularla baktığımızda geçiş dönemi adaleti (transitional justice) yaklaşımının önemi ortaya çıkıyor. Zira bu yaklaşım hatırlama adabı, geçmişle hesaplaşma ve yaşananların onarılması üzerine önemli şeyler söylüyor. Geçiş dönemi adaleti savaş, askeri darbe, çatışma, etnik temizlik veya uzun, yaygın ve sistematik insan hakkı ihlali yaşanan ülkelerde, yıkım dönemlerinden sonra olup bitenle nasıl hesaplaşılacağına dair bütünlüklü mekanizmalar öneren bir yaklaşım biçimi. Bu mekanizmaların Türkiye örneğinde en bilineni, siyasi olarak da çok konuşulduğundan olsa gerek, hakikat komisyonları oldu.
Oysa hakikat komisyonları, çok önemli olmakla birlikte, geçiş dönemi adaleti yaklaşımının önerdiği mekanizmalardan sadece biri. Geçiş dönemi adaleti yaklaşımı yaşananların tanınması, telafisi ve tazmini için bitinlik oluşturan bir dizi mekanizma öneriyor. Bu mekanizmaların ilki yaşanan mağduriyetlerin sistematik hak ihlaline maruz kalanlar tarafından anlatılacağı ve bu anlatıların tanınarak daha geniş kesimler nezdinde dolaşıma sokulacağı yapılar olarak hakikat komisyonları söylenmeli.
İkincisi, faillerin ve sorumluların yargılanmaları ve görevden el çektirilmelerine odaklanan ceza yargılamaları ve kurumsal reformlar. Üçüncüsü anıtlar, müzeler ve anma mekanları aracılığıyla toplumda “Bir Daha Asla” yaklaşımının benimsenmesi için gerçekleştirilecek hafızalaştırma/toplumsal bellek oluşturma çalışmaları. Dördüncüsü ise özürler ve manevi telafi mekanizmaları, kolektif ya da bireysel tazmin programları aracılığıyla parasal ve manevi telafi ile tazmin yollarını geliştirmek.       
Geçiş dönemi adaleti yaklaşımının önerdiği mekanizmaları şablon bir takım örneklerden ziyade belirli bir tartışma ve düşünme zemini yaratan bütünsel bir yaklaşım olarak görmek daha doğru olur. Burada kritik olan iki nokta var: Birincisi bu yaklaşımın uluslararası deneyimleri dikkate alması ve ikincisi de bu yaklaşımın sistematik insan hakkı ihlallerinden sonra toplumların hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edemeyeceği, farklı ve yaşananları onarıcı mekanizmaların hayata geçirilmesinin zorunlu olduğunu vurgulaması. Uluslararası örneklere bakmak, zaman zaman Kürt meselesi ekseninde de gündeme gelen, “bu sorunun çok özgün, başka hiçbir dünya örneğine benzemeyen” niteliğine ve sui generis yapısına yapılan vurguları zayıflatacaktır.
Şüphesiz mikro düzeyde bakarsak hiçbir etnik çatışma, savaş veya soykırım deneyimi birbirine benzemez; hepsi şu ya da bu ölçüde birbirinden farklı ve kendine has nitelikler taşır. Ancak bu makro düzeyde birçok çatışmanın birbirine epey benzediği ve diğer deneyimlerden öğrenilecek çok şey olduğu gerçeğini değiştirmez. Üstelik sol bir yaklaşım ontolojik “biz bize benzeriz”ci tutumları reddeder, evrensel bir alet edevat kutusuyla dünyayı anlamaya çalışır. Bu nedenle uluslarası deneyimlere bakmak her türden milliyetçiliği de istikrarsızlaştırıcı bir etki yaratacaktır. Toplumların tüm bu kıyım ve imha politikalarından sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyeceği, kimi özel onarıcı ve telafi edici mekanizmalara ihityaç olacağı iddiası ise Kürt meselesinin çözümü sürecinde özel bir önem taşıyor. Bu kadar büyük bir kıyımın olduğu, çok yaygın ve sistematik hak ihlallerinin yaşandığı bir savaştan sonra yeni bir toplumsallığın kurulması ancak yaşananlarla hesaplaşılarak mümkün olabilir.

Hakikat komisyonlarının önemi

Burada geçiş dönemi adaletinin iki mekanizmasına dikkat çekerek geçelim: Hakikat komisyonları ve ceza yargılamaları. Dünyanın 41 ülkesinde kurulmuş olan Hakikat komisyonları, bu ülkelerin Brezilya hariç tamamında resmi bir şekilde, yani özel bir yasa veya hükümet kararıyla resmi bir organ olarak kuruluyor. Komisyonların 5 ile 15 kişi arasında değişen ve genellikle akademisyen, hak savunucusu, sanatçı, din adamı ve toplumsal anlamda etkin figürlerden oluşan bir görünür üyeleri var. Ama komisyonların aynı zamanda çok sayıda sosyolog, hukukçu, antropolog, tarihçi gibi bilim insanlarından oluşan ve arşiv tarayarak, mağdurlarla konuşarak, tanıklık toplayarak ve belgeleri inceleyerek yaşanan tahribatın boyutlarını ortaya koymak için çalışan kalabalık bir mutfak ekibi de var.
Hakikat komisyonlarının tamamı, belli bir sürede yaşanmış hak ihlallerine odaklanıyorlar. Bu komisyonlarda yaşanan sitematik hak ihlalleri yaşayan mağdurlar tarafından bütün boyutlarıyla anlatılıyor. Özellikle son on beş yılda kurulan hakikat komisyonlarında bu anlatılar radyolar, televizyonlar veya halka açık oturumlar aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Komisyonların çalışma süreleri ortalama bir yıl ile üç yıl arasında değişiyor. Komisyonların tamamı çalışmalarının sonucunda, savaşın mağdurlarının anlatılarından yola çıkarak çeşitli öneriler yaptıkları bir sonuç raporu yayımlıyorlar. Sonuç raporları aynı zamanda devletin işlediği suçları tanıması ve kabul etmesi ve ihlallere ilişkin verileri açıklaması bakımından çok önemli.
Sonuç raporlarının belki de en bilinenlerinden biri Arjantin’deki CONADEP Komisyonu’nun açıkladığı ve ismi artık “Bir daha asla” sloganıyla özdeşleşmiş rapor olan Nunca Mas raporu. Hakikat komisyonları adli mekanizmalar değil, mağdur odaklı mekanizmalar, başka bir deyişle yargılama yetkileri yok. Komisyonların bir diğer önemli boyutu ise savaşı o güne kadar ana akım medyadan dinlemiş kesimlerin, ilk kez bu deneyimleri yaşayanların ağzından dinlemesi. Şüphesiz savaşta yaşanan hak ihlallerini bir kere duyarak kimse yeni bir insana dönüşmüyor ama amaç da bu değil zaten. Amaç öncelikle mağdur odaklı, yani hak ihlaline uğramış olanların o güne kadar duyulmamış, bastırılmış ve yok sayılmış anlatılarının tanınması, duyulması ve dolaşıma sokulması. Deyim yerindeyse mağdurların kırılmak istenen onurlarının tam da anlatıları duyularak iade edilmesi. Üstelik Türkiye gibi savaşın yarattığı çok boyutlu, çok katmanlı ve neredeyse hiçbiri layığıyla konuşulmayan mağduriyetlerin yaşandığı bir ülkede savaşla ilgili bastırılmış hakikatlerin ortaya çıkması hem devlet terörünün boyutlarını ortaya çıkaracak hem de mağdurların kendi seslerini duyulur olmaya başladığını görmelerine hizmet edecektir. Kısacası, kirli savaş ve devlet terörü taktiklerinin ve tekniklerinin, bizzat yaşayanların anlatılarıyla toplumsal bilginin bir parçası haline gelmesi, devletin kurucu anlatılarını istikrarsızlaştırdığı oranda çok önemli bir alan açabilir.   

İnsanlığa karşı suçlar

Bir diğer önemli mekanizma ceza yargılamaları. Savaş veya çalışma sonrasında savaş suçlularının yargılanması geçiş döneminin çok önemli bir boyutu. Çünkü savaş sonrasında işlenen savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların yargılanması önemli bir başlangıç. Özellikle suça bulaşmış devlet görevlilerinin işledikleri insanlığa karşı suçlardan ötürü yargılanmaları Türkiye gibi çok güçlü bir cezasızlık geleneğinin olduğu ve devlet görevlilerinin insanlığa karşı işledikleri suçlardan ötürü korunduğu bir yerde çok önemli. Ceza yargılamalarının belki de en iyi şekilde işlediği ülkeler eski Yugoslavya ülkeleri. 1992-1999 yılları arasında Eski Yugoslavya ülkelerinde devam eden savaşlar serisinde işlenen suçları ortaya çıkarmak ve failleri yargılamak için hem uluslararası hem de yerel düzeyde çok önemli girişimler yapıldı. Önce, 1993 yılında Lahey’de Eski Yugoslavya İçin Uluslarası Ceza Mahkemesi (ICTY) kuruldu ve mahkeme eski Yugoslavya bölgesindeki savaşlarda soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçu işleyen üst düzey görevlileri yargılamaya başladı.
Şu ana kadar bu uluslararası mahkemede, aralarında Slobodan Milosevic, Radovan Karadzic ve Ratko Mladic gibi en üst düzeyde sorumlular da dahil olmak üzere, 161 kişi hakkında dava açıldı. Ardından, Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna Hersek’te ulusal düzeyde uzmanlık mahkemeleri olarak “Savaş Suçları Mahkemeleri” kuruldu ve bu mahkemeler de orta ve orta-alt düzeydeki failleri yargılamaya başlandı. Bu, Türkiye gibi Kürt savaşı boyunca işledikleri suçlar yanına kar kalmış veya savaş suçları nedeniyle yargılanmamış çok sayıda failin yaşadığı bir ülkeye kıyasla, çok önemli bir deneyim oluşturuyor.   
Ancak hem hakikat komisyonları hem de ceza yargılamalarının yapılması kendi başına bir reçete sunmaktan çok uzak. Dünyada en çok anılan ve hatırlanan hakikat komisyonlarından biri olan Güney Afrika hakikat komisyonu af karşılığı ifade topladığı ve böylece failleri akladığı için en şiddetle eleştirilmiş komisyonlardan biri. Şili’de kurulan ilk hakikat komisyonu işkence suçunu ele almadığı için o kadar çok eleştiriliyor ki ikinci bir hakikat komisyonu kurularak işkence suçlarına ilişkin tanıklıklar da yeniden bu ikinci komisyon aracılığıyla toplanıyor. Dünyada kurulan 41 hakikat komisyonunun önemli bir kısmının sonuç raporlarındaki öneriler siyasi iktidarlar tarafından ya kısmen uygulanıyor ya da neredeyse hiç uygulanmıyor.
Ceza yargılamaları da tıpkı hakikat komisyonları gibi, dünyada standart örnekleri ve uygulamaları olan bir alan değil. Arjantin’de yargılamalar 30 yıldır devam ediyor ve hala alınacak uzun bir yol var. Eski Yugoslavya ülkeleri örneğinde, geçmişle hesaplaşmanın fail ve ceza yargılaması odaklı gitmesi aynı zamanda mağdurların sesini duyulmaz kıldığı gerekçesiyle ciddi biçimde eleştiriliyor. Hırvatistan, Sırbistan, Bosna Hersek, Karabağ ve Kosova’dan sivil toplum örgütleri bütün bölge çapında işleyecek bir hakikat komisyonu kurulması için ortak çalışmalar yapıyorlar. Çünkü sadece ceza yargılamalarına ve faillere odaklanan geçmişle hesaplaşma yöntemlerinin mağdurlar ve onların yakınları açısından bir hayal kırıklığı yaratıyor. Savaşın yarattığı çok çeşitli mağduriyet biçimlerinin ve sistematik insan hakkı ihlallerinin toplumun farklı kesimleri tarafından duyulması, bilinmesi ve bu deneyimin tanınması en az faillerin yargılanması kadar önemli.  
Dolayısıyla geçiş dönemi adaleti bize bitmiş reçeteler değil bir yol ve bolca tartışma, akıl yürütme, politika üretme ve öncelikler saptama gereği sunuyor. Ne hakikat komisyonları ne ceza yargılamaları ne de kurumsal reformlar ya da anma mekanları gibi geçiş dönemi adaleti mekanizmaları olmuş bitmiş ve tüm dünyada uygulanabilecek standart bir takım haplar sağlıyor. Üstelik, dünya örnekleri, hem dünyanın diğer ülkelerinde geçmişle hesaplaşma deneyimlerinin nasıl gerçekleştirildiği ama hem de bu deneyimlerin bugün eleştirel bir şekilde ele alırsak bize ne söylediği açısından, önemli. Aslında bu paradigma bize önemli kapılar ve kapsamlı bir tartışma alanı açıyor.

İmha politikası açığa çıkarılmalı

Başladığım yere geri dönersem, barış süreci dediğimiz süreç tam da bu yok edilmiş bedenlerin bugün nasıl hatırlanacağına ilişkin bir tartışma demek. Gözaltında kaybedilenler, infaz edilenler, evlerine atılan havan topuyla can verenler, işkencede yaşamını yitirenler, özel harp tekniklerinin yok edilmiş bedenleri nasıl hatırlanacak? Onlara kıyanlar nasıl hesap verecek? Üstelik tüm bu imha edilmiş Kürtlerin sonraki kuşakları da farklı biçimlerde de olsa çok yalın bir devlet şiddetine maruz kaldılar: KCK tutuklamalarından operasyonlara kimyasal silahlardan üzerlerine ateş açılmasına ölmeye ve kapatılmaya ve parçalanmaya devam ettiler. Şimdi, bu çok katmanlı deneyimlerin önce tanınarak kabul edilmesi sonra da telafi ve tazmin edilmesi dünyanın her yerinde olduğu gibi zor ve zahtmetli bir süreç olacağa benzer.
Yine dünyanın her yerinde olduğu gibi bu sadece devletle ilgili değil aynı zamanda o ülkenin siyasi güçlerinin, hak savunucularının, demokrasi mücadelesi verenlerin kapasitelerine, yeteneklerine ve mücadele dinamiklerine de bağlı. Türkiye’nin Kürt savaşı sonrası barış süreci hem tüm bu imha ve kıyım politikasını açığa çıkarmalı, hem olabildiğince çok faili işledikleri insanlığa karşı suçlardan ötürü yargılamalı hem de savaşın arkasındaki farklı devlet kurumları ile basın, akademi, sivil toplum örgütleri gibi kamusal yapılar arasındaki kurumsal işbirliğini açığa çıkararak savaşın yarattığı muazzam siyasi, insani ve ahlaki çöküntüyü her boyutuyla tartışmaya açmalı. Bunun için de sosyolojik ve antropolojik olarak yeni yaklaşımları denemek, hukuk çalışmaları üzerine kapsamlı emek harcamak ve hangi mekanizmaların ne şekilde düşünülebileceğini zenginleştirmek için her zaman uluslararası deneyimlerden beslenmek gerekiyor.
Barış sürecinin kalıcı olması için hangi öncelikleri ne şekilde tartışmak gerektiğine ve bu tartışmanın toplumun farklı kesimleriyle nasıl bir dille yapılacağına karar vermek gerekiyor. Bu stratejik önceliklerin hayata geçirilmesi için hangi aktörlerin nasıl zorlanacağını belirlemek gerekiyor. Aynı zamanda hangi toplumsal kesimlerle ne türden ittifakların yapılacağının saptanması gerekiyor. Tüm bunların monolitik bir siyasi odak tarafından değil mağdurların taban örgütleri, kadın örgütleri, farklı toplumsal kesimler, farklı etnik ve dini azınlıklar, hak örgütleri ile sürekli bir müzakere içinde yapılması gerekiyor. Barış süreci gerçekten tüm bu tartışmalar sırasında toplumun tüm kesimlerinin yeni ilişkilenme biçimleri yaratacağı bir süreç olacak. Bunun için çok fazla fikir ve politika üretmek, çok fazla dünya deneyimi incelemek, çok fazla kesimle çok farklı düzeyde müzakere etmek ve çok fazla şey deneyerek savaş boyunca katılaşmış kaslarımızı açmak gerekiyor. Bugüne kadar bildiğimiz yolları bırakıp yeni yollar keşfetmek gerekiyor. Belki de huzursuz ölüler bizden zaten tam da bunu istiyor.
* Bu yazı Almanca yayınlanan Kurdistan Report için yazıldı.


ÖZGÜR SEVGİ GÖRAL