Gerek Ön Asya ve Mezopotamya Aleviliğinin hümanist, demokratik ve toplumcu yorumu, gerekse Alevi müziğinin ve aşıklık geleneğinin gelişkinliği açısından Binboğa-Nurhak-Engizek ve Nemrut dağ silsilesini içine alan İç Toroslar Bölgesi, özge bir yere sahiptir. Çünkü yüzyıllardan bu yana İç Toroslar Aleviliğinde dinsel toplum önderi ve müzik adamı kimliğiyle Sinemilli pirleri ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren etkin bir Alevilik akımı olarak ortaya çıkan hakikatçi Aleviliğin şêx, derviş ve baba olarak nitelendirilen toplum önderleri, hem Alevi inanç ve müzik kültürünün yaşatılmasında hem de önemli bir edebiyatın yaratılmasında büyük bir rol oynamışlardır. Bu, aynı zamanda doğal ve felsefi boyutlu bir oda kültürüne işaret etmektedir.

Halk edebiyatında ve Alevi literatüründe Sivas bölgesi, “ozanlar yatağı” olarak adlandırılır. Osmanlı döneminde Alevi yoğunluklu beş ilin merkezi konumunda olup Malatya ile birlikte İç Toroslar’la Dêrsim merkezli Fırat havzası arasında bir köprü görevi yapan Sivas yöresi, kimi benzerlikler gösterse de esas itibarıyla geleneksel “dedegân” Aleviliğin yanı sıra hakikatçi Aleviliğin de merkezi, İç Toroslar Bölgesi’dir. Belki bunda, sınırları Semsûr’daki (Adıyaman) çok kültürlü yapıya ve kökleri bugünkü Göbeklitepe kültürünü de içine alan kadim Harran/Mezopotamya uygarlıklarına uzanan bir mirasın etkisi vardır.

Bu hakikatçi Alevilik akımı, bölgede dedegân Aleviliği de etkilemiş ve daha toplumcu ve hümanist bir çizgiye yükseltmiştir. Bu farkı, yörenin mürşid, pir ve rêber/rayberlerini başka yörelerdeki “meslektaşlarıyla” karşılaştırdığımızda rahatlıkla görüyoruz. Sinemilli pirlerini/dedelerini diğer bölgelerdekilerden ayıran önemli bir fark da, hemen tümünün Alevi töre ve törenlerinin müzikal bölümünü yürüten zâkirlere gereksinme duymaması, bu işlevi kendilerinin üstlenmesidir. Bu özellik, onlara başka bir ayrıcalık sağlamaktadır.


Sinemilli pirlerinin ve İç Toros aşıklarının işlevi

Sinemilli dedelerinin Dêrsim bölgesinin Keban/Maden yöresindeki Sultan Sinemilli Ocağı‘ndan geldikleri biliniyor. Yüz yıldan fazla bir süre içinde Dêrsim-Maraş hattında devam eden bir göçün ardından bugünkü yapılanma ortaya çıktı. Bölgenin en büyük aşireti olan Sinemilli, hem bir Alevi-Kürt Ocağı’nın adı hem de bir Aşiretin adıdır. Bu ocaktan gelen birçok pir, yürüttükleri erkanla İç Toroslar’a özgü renkleri de olan geleneksel Aleviliği yaşatırken; Dêrsim’de bu kurumu eleştirerek ortaya çıkan ve kendisini klasik dedegân düşünceden üstün gören “Hakikatçi Alevilik” akımı da 19. yüzyıl ortalarından itibaren Dêrsim-Malatya-Maraş hattında İç Toroslar Aleviliğini etkileyerek birçok önemli ozanın ve aşığın yetişmesine öncülük ediyordu.

“İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler” (Ank. 2006) konulu inceleme-antoloji çalışmamda bu yöreden 100’den fazla şair, aşık ve ozana yer vermiştim. Geçmişte medrese eğitimi almış kişilerin şiirleri daha çok Osmanlıca iken okur-yazar olmayıp doğaçlama söyleyenler ile diğer aşıkların şiirleri ağırlıkla Türkçe’ydi. Kürtçe aşk ve sevda şarkıları ile dini ayet ve beyitler ise daha çok sözlü gelenekte yaşıyordu. Bunlardan günümüze ulaşabilen 300 dolayında örneğe ise ilk kez “Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları“ (Ank. 2002) konulu çalışmamızda yer vermiştik.

Bu anlamda İç Toroslar Alevi-Kürt kültürünün gövdesi Maraş yöresiyse, ana kolları da Sivas’a, Malatya’ya ve Şah Hatayî, Nesimî ve Fuzûlî yoluyla Mezopotamya coğrafyasına ve kültürüne uzanıyordu. Bunlara başta Pir Sultan Abdal olmak üzere bölgedeki etkin Alevi ozanları da eşlik ediyordu.

Asırlar önce yaşamış bu büyük Alevi ozanlarının yanı sıra toplumda iz bırakan bölge şair ve ozanlarının ayet ve nefesleri, Alevi kültürünün sözlü taşıyıcıları pirler, dedeler, Hakikatçi dervişler/babalar ve aşıklar yoluyla günümüze taşınırken; bu kültürel geleneğin mahalli temsilcileri olan şairler, ozanlar ve aşıklar aracılığıyla daha da zenginleştiriliyordu. Bu nedenle bölgede deyiş ve nefeslerin temel kaynaklarından bir bölümünü bilinen klasik Alevi şairleri oluşturuyorsa çok önemli bir bölümünü de İç Toroslar’da yetişen bu şair ve aşıklar oluşturuyordu.

19. yüzyılda bölgede yetişmiş İrfanî gibi büyük şairlerin şiirlerini ancak cönklerden sağlayabiliyoruz. (Bkz. İç Toroslar’dan Bir Halk Ozanı: Aşık İrfanî; BAYRAK, Mehmet; Özge Yay.; Ankara; 2004; syf. 326-349) 20. yüzyıla gelindiğinde İç Toroslar Bölgesi’nde Fakri Haydarî, Ali Hakî, Mücrimî, Melulî, Medet Haşimî, Nizarî, Seyit Meftunî, Cafer Baba, Musa Hazar, Şükrî, Ademî, Halil Öztoprak, Aladeli, Perişan Güzel, Perişan Ali, İbretî, Nesimî, Hüdaî, Kul Ahmet, Kul Hasan, Kaçıran, Fedai, Yetimi, İsmail İpek, Meçhuli, Vicdanî, Turabî, Şah Sultan, Temelî, Esrarî, Maksudi, Figani, Mecali ve Emekçi gibi şair ve ozanların tümü, bu kültür ortamının ürünleriydi.

1930’lu ve 40’lı yıllarda Fakri Haydarî ve sekiz mahlasla şiir yazan Ali Hâkî gibi yöre şairlerinin şiirleri bestelenip yaygınlıkla icra edilirken 1950’li yıllardan sonra Melulî ve Mücrimî gibi şairlerin deyişleri yörede büyük beğeni kazanıyordu.

Hakikatçi ekolden gelenler daha çok Alevi toplumuna seslenirken, bu ekolden beslenmekle birlikte Mahsuni gibileri, 1960 sonrasının politik ortamından da etkilenerek dini ve politik eserler icra edip iki kesime de hitap ediyorlardı.

Özetle, Sinemilli pirleri ile hakikatçi dervişlerin gerek Alevi toplumunun kendi içinde barışçıl yaşamasında, gerekse de otantik Alevi müziğinin günümüze ulaşmasında önemli bir işlevi olduğunu belirtmeliyiz.


Yöre nefeslerinin dili ve içeriği

Maraş ve çevresi Alevilerinin tamamına yakını Kürt kökenlidir. Dolayısıyla bölgede Alevi kültürünün taşıyıcıları olan pirler, hakikatçi babalar ya da şêxler ile aşıkların ve ozanların çok büyük bir bölümü Kürt kökenlidir. Bunlar yakın geçmişe kadar gündelik yaşamlarında Kürtçe konuşur, Alevi töre ve törenlerinin sözel bölümünü de daha çok Kürtçe yürütürlerdi. Müzik bölümündeyse hem Kürtçe ayetlere hem de Türkçe deyişlere yer verirlerdi. Ancak gerek Kürtçe gerekse Türkçe  ayet/beyitlere ve deyişlere eşlik eden ezgiler, hemen tümüyle Kürdî makamlardı, Kürt müziğine özgüydü.

Ancak Türkiye’de izlenen kültür ve din politikaları gereği ibadet dili, Kürtçe’nin aleyhine bir gelişme çizgisi izledi ve gerek eski Kürtçe gulbangların, gerekse Kürtçe ayet ve beyitler ile kilam ve stranların büyük bölümü kaybolup gitti.

Bir ülkede egemen dil ve kültür hangisiyse onun lehine, azınlık ve ardıl dillerin ise aleyhine bir gelişme yaşanır. Bugün Alevilerin bağlı bulunduğu şêx, seyyid, pir, dede ve babalarının, bilimsel deyimle “babların” Malatya, Elazığ, Tokat, Dêrsim, Merzifon ve Lazkiye gibi yerlerdeki ocaklardan çıktığı, Alevi-Bektaşi müziğinin en gelişkin olduğu yörelerin de Maraş, Adıyaman, Antep, Malatya, Urfa, Sivas, Tokat ve Dêrsim/Erzincan yöreleri olduğu bilinmektedir.

Buna rağmen etnik kökeni ne olursa olsun bu coğrafyadan çıkan kültür insanları, eserlerini genellikle başat dil olan Türkçe’de vermektedir. Bu olgu, gerek deyişlerde gerekse ibadette yansımasını buluyor. Geçmişte çok sayıda Ermeni aşuğunun da bu edebiyata katkı sunduğu bilinmektedir. “Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğları” (Ank.; 2005) konulu bir çalışmamızda bu türden 100’ü aşkın aşuğa yer vermiştik.

Bilindiği gibi Kürtçe deyişle “tambur”, Türkçe deyişle bağlama; Anadolu ve Mezopotamya Alevi törenlerinin vazgeçilmez çalgısı ve adeta kutsal simgesidir. Onsuz ibadet düşünülemeyeceği gibi aynı saz, günlük yaşamın da vazgeçilmez bir enstrümanıdır. Bundan dolayıdır ki, söz konusu enstrüman Aleviler arasında “Telli Kur’an”; deyiş ve nefesler ise “ayet ve beyit” olarak adlandırılmaktadır. 

Bu noktada Yaresanların da kendi ulularınca kaleme alınan kutsal metinlerini “Zeburê Haqiqat” yani “Gerçek Zebur” olarak nitelendirdiklerini hatırlatalım.


Bir pilot köy: Dallıkavak

Köyümüz Dallıkavak, Kayseri/Sarız yöresinde Alevi kültürünü yakın zamana kadar en yoğun biçimde yaşayan ve yaşatan köylerin başında geliyordu. İç Toroslar Bölgesi Alevi- Kürt kültürüyle sürekli bir emişme içinde olan Dallıkavak ve çevresinde, bilinen yasaklara rağmen 1930-40’lı yıllardan itibaren bu kültürel ve müzikal geleneği gerek curası, gerek bağlaması ve gerekse kemanıyla en iyi biçimde temsil edenlerin başındaysa, dedem Haydar Bayrak geliyordu. Evi yöredeki Alevi dervişlerinin, divanelerinin, aşıklarının karargahı gibiydi. İçkili muhabbetin, sazın ve sözün yaşanmadığı gün çok azdı. Bu muhabbetlere dayılarım Haydar ile Hacı Bayrak da katılır ve müzikleriyle ortamda sıcak bir hava estirirlerdi. Bazen her biri ayrı bir enstrümanla bu coşkuya katılır ve adeta bir müzik şöleni verilirdi.

Hakikatçi Alevilik ekolüne bağlı olan dedem ve dayılarım, zaman zaman çevre köylere de davet edilir ve karşılıklı muhabbet cemleri zaman zaman haftalara yayılırdı. Geçmişte müzik enstrümanları daha çok Kayseri’deki Ermeni ustalara yaptırılırken saz yapımının köyümüzde başlamasıyla birlikte 1950’li yıllardan itibaren çalıp-söyleyenlerin sayısı artmaya başladı. Elbistan’dan gelen bir yakınımızdan saz yapımını öğrenen akrabalarımızdan Ali Bektaş, bu tarihten sonra yörenin en iyi saz yapımcıları arasına giriyor ve ürettiği sazlar Türkiye’nin büyük şehirlerinde de alıcı buluyordu. 1993’te Sivas-Madımak’ta yitirdiğimiz Nesimi Çimen’in ünlü curasını da o yapmıştı. Geçtiğimiz yıllarda “Ehlibeyt-i Âl-i Resulullah’a Karşı İç Muhalefet - Alevilik ve Sünniliğin Yaradılışı” adlı bir kitap da kaleme alan 90’lı yaşlardaki Ali Bektaş amcanın 1920’li yıllar ve sonrasına ilişkin anlatımlarına kulak vermenin tam zamanı...


Ali Bektaş’ın izlenimleriyle “Hakikatlı Dervişler Cemiyeti”

“Köyümüz Dallıkavak, Pınarbaşı ve Sarız’ın bütün köyleri içinde okuma-yazma hususunda büyük potansiyele sahipti. Eskilerin büyük bölümü okur-yazardı. Bunun kaynağı ve yaratıcısı ise köyümüzün zengini ve ağası Mehmet Kâhya (Bayrak) idi. Mehmet Kâhya, maarifi çok sevmiş olacak ki, 1875/80 senelerinde karısı Rukiye Hanım’ın amcasının oğlu Rüştiye hocası İsmail Efendi’yi (İsyanî mahlasıyla şiirler de yazan İsmail Elçioğlu MB), ailevi tüm masraflarını karşılayarak köye getirmiş ve çevre köylerden önde gelen ailelerin çocuklarının okumalarını ve yetişmelerini sağlamıştı.

1930’lu yıllarda yetiştiğim bu ilim ve irfan sahibi insanlardan birisi olan Haydar Baba (Haydar Bayrak), köyde ‘Hakikatli Dervişler Cemiyeti’ni kurmuştu. Haydar Baba, babam ve annem de dahil köyümüzün önde gelenlerinden oluşan bir Kırklar Cemiyeti kurmuştu. Saz çalıp söylemeye başladıktan sonra, oğlu Haydar’la birlikte bağlama ve cura ile biz de bu muhabbet cemlerine katılıyorduk. Deyiş faslı bitince muhabbetin sözlü bölümü başlar ve dini sohbetlerin yanı sıra okunan deyişlerin yorumu yapılırdı.

İçinde bulunduğum ve hepsi okur-yazar olan bu cemiyet, her konuda büyük bir ilmi bilgiye sahipti. Dolayısıyla Tanrı Bilimi hakkında ve insanlık hususunda Cemiyet’in mürşidi olan Haydar Baba, şu nasihatı yapardı: ‘Hakkın olmayana elini uzatma, elinle indirmediğini kaldırma. Asla hakkın olmayanı gördüm diye sunma. Kin, kibir, hasetlik, cimrilik yapma. Bağışlayıcı ve paylaşımcı ol.’ Haydar Baba, evliliklerde başlık almanın son derece kötü bir şey olduğunu ve insanlıkla bağdaşmadığını da söyleyerek köyde başlık alma töresini kaldırdı. 

Haydar Baba, köyümüzdeki Hakikatlı Dervişler’in yanı sıra, yöremizdeki Hakikatçılarla ve harabati insanlarla da yakın ilişki içindeydi. Harabati insanları çok severdi, senelerce harabat sahibi insan beslerdi. Elbistanlı şair Alhaslı Ali Qamke (Ali Haki), Afşin-Ağcaşar köyünden Hüseyin Dede, Sarız-Söbeçimen köyünden halk filozofu Aziz Özcan, Afşin Gözpınar köyünden hakikatli İmam Coşkun, Mehmet Coşkun; Varto’dan şair Seyid Yusuf Dede, Kırkısrak köyünden derviş Çirkin Baba, Haydar Uzun, Durdu ve Hasan Ateş, bunlardan bir bölümüydü.

Yukarda adını andığım bu kıymetli insanlar gibi memleketin her tarafından birçok ilim ve irfan sahibi insanlar, şêxler ve dervişler gelirdi. Hakikat yolunda muhabbet ve sohbet yapıp giderlerdi. Hakikatli dervişlerin başta gelen kuralları, Hakk’a yakın olmak için kişinin eline, diline, beline, gözüne, kulağına sahip olup bunlarla yapılacak her çeşit fenalıktan uzak durmasıydı. Kısaca, saz, söz ve muhabbet bu meclislerin vazgeçilmezleriydi ve bu meclislerden çok sayıda insan yetişti.” (age; A. Bektaş).

Yine eski kuşaktan insanlar, İç Toroslar bölgesinde; 19. yüzyılın ortalarından önce Kangal bölgesinde tutuklanıp sonra Sarız bölgesine geçen Şêx Süleyman (Araboli), 1895 yılında 17 arkadaşıyla birlikte katledilen Kürecik/Dümüklü köyünden Ali Tumki, 20. yüzyıl başlarında bir Alman heyetinin görüşüp ilginç bir röportaj yaptığı Kırkısraklı Momki Kosa’nın takipçileri olarak aralarında Fakri Haydari, Ali Qamke, Mücrimi, Meluli, Şükri, Âdemi, Musa Hazar, Halil Öztoprak, Ali Sayılır, Firkati, İbreti, Erdem ve Afê Ana gibi çok sayıda şairin de bulunduğu bir “40’lar Meclisi” daha kurulduğunu söylerler.

Tüm bu anlatımlardan sonra, İç Toros pirleri ve hakikatçi dervişleri gibi dini önderlerinin muhabbet cemlerinde bir çığlık gibi yükselttikleri Xızır kültünün anlamlı ifadesini içeren bir gulbangla sözlerimizi noktalayalım:


Ya Xizirê siwarê pêşiya rowelatê,       

Ya Xizirê ser kelek û gemiyan,

Xwedanê bêkes û bêxwediyan,

Ya melekê ser erd û ezman,

Ya melekê serê sibê, ya hîva zerîn;

Deriyê şer bigre, deriyê xêrê veke,

Tu ocaxê tu kesî kor meke,

Derdê bêderman mede tu kesî,

Muradê kesekî di çavan da mehêle.


MEHMET BAYRAK