31 yaşındaki Yüsra Sukaya, eşi ve aynı zamanda amcasının oğlu olan Mehmet Sukaya tarafından öldürüldü.
Kadın kurumları ortak bir açıklamayla cinayeti kınadı, şiddete karşı tavır alma çağrısı yaptı. Ne var ki kadına dönük şiddete karşı toplumsal tavır hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya gibi duruyor.
Her kadın cinayeti ardından yaşanan tepkinin hayattaki karşılığı, birkaç kadın örgütünün basın açıklamaları ve çağrılarından öteye gitmez. Birkaç gün, hafta sonra da unutulur gider.
Böyle zamanlarda rezil bir utanç duygusu yapışır vicdanımıza, gitmek bilmeyen. Cinayete kapı aralayan çoğunluğun sessiz uzlaşısının farkındasınızdır ama birşey yapamamışsınızdır.
İş işten geçtikten sonra öfkenizi bile bastırmak zorunda kalmanız ne de yaman bir neçarlıktır. Öfkemizin ille de içimizde kalmasını, isyana dönüşmemesini telkin eden kahrolası bir sessizliktir hepimizden yansıyan. İnşa edilmiş kadere karşı ne yapacağımızı bilememenin sıkıntısı, yüzleşememenin yüzsüzlüğüdür.
Yüzleşmediğimiz müddetçe her kadın bir gün kocası, babası, kardeşi, sevgilisi tarafından dövülmeye, öldürülmeye adaydır. Yüzleşmediğimiz müddetçe bu ayıbı boyunduruk gibi sırtımızda taşıyacağız.
Yüsra’nın dayak yediği, daha önce ölümle tehdit edildiği bilindiği halde onu tekrar katilinin kucağına iten o anlayışa hiç de yabancı değilizdir. Kadını kaderine razı eden o telkinler evde, işte, dernekte her kadının-erkeğin dilindedir.
“…ailedir, olur böyle şeyler,” “kocandır, döver de sever de…”
Kadını katilinin kucağına iten böyle bir toplumsal akıl yoktur, olamaz. Kendimizi kandırmayalım. Bu yaklaşım olsa olsa erkek egemenlikli gelenekselliğin içimizdeki tezahürüdür.
“Yurtseverdir, şehit yakınıdır, ailemizdir” telkinleri de bu cinayet için gerekli zemini oluşturmuştur. Haliyle sadece cinnete meyilli erkek vahşetine değil, cinayete yardım yataklık eden bu uzlaştırıcı zihniyete de tavır almak gerekiyor. Bu tür durumlarda uzlaştırma çözümü peşinde dolaşan erkekler, erkekleşmiş kadınlar ve bunlardan müteşekkil –adı demokratik ile de başlasa- kurumlar, yaşatmak için değil öldürmek için vardırlar artık.
Cinsiyetçi, gerici, kadına-çocuğa dönük şiddeti meşru gören anlayışın Özgürlük Hareketi’yle hiçbir ilgisi olamaz.
Demokrat olmayan, ahlaki-politik duruşa uzak “yurtseverlik” uzlaşılacak değil, mücadele edilecek bir duruştur.
Erkeğin muhatap alındığı bir ilişkilenme tarzı, erkek egemenlikli, geleneksellik yanı ağır basan örgütlerden –adı halk ile de başlasa- kadın kırımını engelleme perspektifi çıkmaz. Kurgulanmış ailenin bireyleri arasındaki ilişki her zaman çatışma barındırır. Ya sistemin kışkırttığı bireyselliğin toplumsallıkla çatışmasıdır ya da gelenekselliğin yarattığı “efendi-köle” düzenidir.
Her iki ilişki biçimi de kıyamete, cinnete çağrı gibidir. Bir erkeği kadını öldürmekten alıkoyan şeyin sadece devletin kanunları olması da savunulacak değil, utanılacak bir durumdur. Buna rağmen kadın kırımına karşı tek yaptırım olması hepimizin ayıbıdır. Yine de cezaevi, erkeği engellemez. Zira onu “namusuna sahip çıkan yiğit erkek” yapan bir toplum vardır arkasında. Bu zemin kurutulmadığı müddetçe kadın kırımı da durmayacaktır. Erkek egemenlikli sistem, sadece kadını öldürmüyor. Kadınla birlikte erkeği de öldürüyor. Tüm kadın cinayetleri, erkek olmak uğruna insan olmaktan vazgeçmenin ironisidir aslında. Tüm kadına şiddet sevicileri sevgi fakiri, korkak, kompleks ve kibirin esiri şizofren varlıklardır. Öyle zor ki bu denklemi anlatmak, çözmek. Bir yanda düşürülmüş kadın ile düşkün erkek.
Diğer yanda da bu zeminden yurtsever aile sentezlemeye çalışmak. Geriliklerle yüklü ağır bir toplumsallıktır taşımak zorunda olduğumuz. Yerin dibine batsın.
İçimizdeki gerilikler
Geçen hafta Almanya’nın Düsseldorf kentinde bir cinayet işlendi.